• Devşirilmiş Bir Mitoloji : Nüzul-u İsa
    Devşirilmiş Bir Mitoloji : Nüzul-u İsa
  • Suriye Rejimi Zindanlarında 23 Sene
    Suriye Rejimi Zindanlarında 23 Sene
  • “Baas rejimine destek verenin durumu”
    “Baas rejimine destek verenin durumu”
  • Suriye’den bihaber Suriye korosunun hikayesi
    Suriye’den bihaber Suriye korosunun hikayesi
  • “Esed, Maliki ve İranlılar ile Sultan Ahmet’te namaz kılacağız”
    “Esed, Maliki ve İranlılar ile Sultan Ahmet’te namaz kılacağız”
  • Tikrit’e saldıran Irak ordusu mu İran mı?
    Tikrit’e saldıran Irak ordusu mu İran mı?
  • Davutoğlu New York’ta Siyonist Lobi CFR’nin ‘Onur Konuğu’ Oldu
    Davutoğlu New York’ta Siyonist Lobi CFR’nin ‘Onur Konuğu’ Oldu
  • Fransa’da Aşırı Sağın Önlenemeyen Yükselişi
    Fransa’da Aşırı Sağın Önlenemeyen Yükselişi
  • Kerry: “İran, nükleer silah elde etmekten ebediyen yasaklandı”
    Kerry: “İran, nükleer silah elde etmekten ebediyen yasaklandı”
  • İran, Şiddet ve Kaostan Uzak mı?
    İran, Şiddet ve Kaostan Uzak mı?
Zenginler için inşa edilmiş bir dünya
Zenginler için inşa edilmiş bir dünya
Dünyanın dört bir yanında gelir eşitsizliği artarken, yoksul kesim, lüks konut projeleri ve evsizleri hedef alan tedbirlerle toplum dışına itiliyor. Kapsayıcı toplumlar, çok sayıda insanın gelip keyfini çıkarması için parklar, halka açık alanlar yapıyor. Aşırı eşitsizliğin norm halini aldığı...
20 Ağustos 2014 09:27 Gösterim : 1.224

Thomas Piketty’nin çok satanlar arasına girmeyi başaran, gelir ve servet eşitsizliği sorununu ele aldığı ’21. Yüzyılda Sermaye’ (Capital in the Twenty-First Century, Harvard University Press, 2014) isimli kitabı, farklı yankılar uyandırmakla beraber, kamuoyunda ekonomi ile ilgili tartışmaları takip eden herkesin malumu.

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barack Obama, yönetim olarak eşitsizlik konusuna temel bir mesele vasfıyla ağırlık vereceklerini söylemişti, ancak daha sonra bu sözünden cayıp tek kelimeyle hiçbir şey yapmadı. İngiliz hükümeti ise eşitsizliğin ülkenin sorunu olduğu gerçeğini göz ardı edip suçu göçmenlere atmakla meşgul.

Aksi yöndeki onca kanıt görmezden geliniyor. Oysa Ulusal İstatistik Kurumu, Mayıs ayında İngiltere’deki yüzde 10’luk en zengin hane halkı diliminin, ülkenin toplam hane halkı gelirinin yüzde 44’üne sahip olduğunu; en fakir kesimin payının ise yüzde 9 ile sınırlı kaldığını açıkladı.

Lakin eşitsizlik bahsi artık gündemin önemli bir maddesi haline gelmiş durumda ve hükümetlerin, ayan beyan ortada duran gerçekleri gizleyebilmesi pek mümkün değil. Bu anlayış değişikliği neticesinde, hem halkta hem de medyada yeni bir bilinç gelişti. Dünya genelinde giderek artan gelir eşitsizliğine dair örnekler hızla fark edilip irdeleniyor.

Öte yandan, böylelikle toplumların yoksullara nasıl düşmanlaşmakta olduğuna da ışık tutulmuş oldu. Artık toplumsal sınıflar, kendilerinden daha alt sınıfları ellerinden geldiğince görüş alanlarının tamamen dışında tutmaya gayret ediyorlar ki, bu talep, şehir planlama ve mimariye de yansımış durumda.

Bu konuyla ilgili şaşırtıcı örneklerin en sonuncusu, New York Post’a konu oldu. Gazetede 20 Temmuz 2014 günü yayımlanan bir habere göre, New York Belediyesi, kentin yukarı batı bölgesinde inşa edilecek ve içerisinde “uygun fiyatlı dairelerin” de bulunacağı, lüks bir apartman projesine yeşil ışık yaktı. Müteahhit firmaya ciddi vergi indirimleri sağlayacak olan proje, orta halli sayılabilecek bazı şanslı ailelere de “yepyeni, harika bir binada” ev sahibi olma imkanı sunacak.

“Zenginler, kendilerini lüks içindeki güvenli sitelere kapatıyor ki, bu durum, son otuz yılda gelir eşitsizliğinin hangi noktaya geldiğinin açık bir işareti.”

Yiannis Baboulias

Ne var ki, projeye göre bu aileler, binaya ayrı bir kapıdan girip çıkacak. Kamuoyunun “yoksul kapısı” adını taktığı bu giriş, binanın diğer cephesinde yer alacak ve daha lüks segmentteki dairelerin sakinleri ile ekonomik tabir edilen dairelerde oturanların karşılaşmamalarını sağlayacak. Buna getirilen açıklama ise, ayrı girişler sayesinde, ekonomik dairelerde oturacak orta halli ailelerin, daha varlıklı daire sakinlerinin bina hizmetleri için ödeyeceği yüksek aidatlardan muaf kalacağı yönünde.

Doğru, ekonomik dairelere yüksek aidat yükü bindirip bunları uygun fiyatlı olmaktan çıkarmamak gerek; ama bu noktada asıl “yoksul” ve “uygun fiyatlı” kelimeleri üzerinde de bir durup düşünmek lazım.

Benim ailem gibi çalışan kesime mensup bir aile için, ekonomik diye tabir edilen çoğu dairenin aslında ekonomik olmakla uzaktan yakından alakası yok. Yoksul kapılarının son derece yaygın olduğu İngiltere’yi örnek alacak olursak, alınan son karara göre, bu tür gayrimenkullerin kiraları, bulundukları bölgedeki ortalama kiranın yüzde 80’ine denk gelecek şekilde belirleniyor. Bu da 3 odalı bir dairenin yıllık ortalama kira bedelinin 30 bin doları (18 bin sterlini) geçtiği anlamına geliyor ki, İngiltere’de kendilerini orta halli addeden ailelerin ortalama yıllık geliri 73 bin dolar (43 bin sterlin) civarında.

Bu bahsettiğimiz iyimser bir senaryo. Zira “uygun fiyatlı” yeni konutlarda yıllık kiralar 118 bin dolardan (70 bin sterlin) başlıyor. Öyle ki, Guardian’da yer alan bir habere göre, geçtiğimiz sene muhafazakar üyelerden oluşan Westminster Belediye Meclisi bile Londra Belediye Başkanı Boris Johnson’ı uyardı. Yeni kiralar, piyasa ortalamasının yüzde 80’ine varan seviyelere yükseltildiği takdirde, bunun hâlâ ekonomik sayılabilmesi için bölgedeki sosyal konutlarda üç odalı bir daire kiralamak isteyenlerin yıllık gelirinin 180 bin dolar (109 bin sterlin) civarında olması gerektiğini ifade etti.

Zengin kesim ile geri kalanımız arasındaki mesafe ne kadar da açıldı. Obama ve Mitt Romney’nin, geliri 250 bin dolara kadar olan haneleri orta sınıf olarak tanımlaması, meseleye dair görüşümüzü fazlasıyla çarpıtmış olabilir.

Elbette dışlama amacıyla yapılan şeylerin tek örneği bu değil. “Yoksul kapısı”, liberal hassasiyetleri alevlendirebilir ama aslında belirgin biçimde orta sınıfa dair bir meseledir. Keza yoksul kesime yönelik aşırı hasmane tutumu yansıtacak biçimde çevremizi yeniden şekillendiren başka önemli değişiklikler de var.

Duvarların ardında neler oluyor?

Mesela siteleri ele alalım. Slovakya’daki Roman gettoları gibi insanları içerde tutma amaçlı olanlar kadar insanlık dışı olmasalar bile, benzeri imar projelerinin dünya genelinde arttığına tanık oluyoruz. Zenginler, kendilerini lüks içindeki güvenli sitelere kapatıyor ki, bu durum, son 30 yılda gelir eşitsizliğinin hangi noktaya geldiğinin açık bir işareti.

Brezilya’daki Rio de Janerio ve Güney Amerika’nın diğer büyük şehirlerinde, gecekondu bölgelerine komşu lüks apartmanlardan tutun, İspanya, ABD, Hindistan, Rusya ve Güney Afrika’daki yeni projelere kadar, hepsi zenginlerin kendilerini toplumdan soyutlamasına birer örnek teşkil ediyor. Yani yoksullar “bizim gibi değil” demekten öte, “asla bizim gibi olamazlar” da deniyor.

Site tarzı yerleşimler, güvenli ve nispeten sınıfsız bir toplum olan Yunanistan’a bile girmiş durumda. Ülkenin ilk sitesi Girit’te inşa edilip oturuma açıldı. Fakat Yunan medyası, işine gelmediği için bunu haber yapmadı.

Zenginler, yer az olduğu için mekan değiştiremediklerinde ise “ayak takımını” gözden uzak tutacak planlar devreye giriyor. Örneğin Singapur’da sırf yabancı işçiler kentlerden uzak dursun diye yüzer mahalleler inşa edilmesi gündemde.

Bu ülkelerin hepsinin, zenginlerin duvarların arkasına saklanmasını veya fakirlerin göz önünden uzaklaştırılmasını gerektirecek derecede vahim güvenlik sorunları mı var? Elbette yok. Tüm ülkelerde olmasa bile, dünya genelinde suç oranlarında da, yoksulluk seviyesinde de bir gerileme söz konusu. Oysa eşitsizlik ve bununla birlikte, eşitsizlikten fayda sağlayan kesimin, durumdan muzdarip olanlarla bir arada bulunma isteği azalıyor.

“Kapsayıcı toplumlar, mümkün olduğunca çok sayıda insanın gelip keyfini çıkarması için parklar, halka açık alanlar yaparken, aşırı eşitsizliğin norm halini aldığı ülkeler, ayrıştırıcı bir kent manzarası yaratmayı tercih ediyor.”

Yiannis Baboulias

Hard Times: The Divisive Toll of the Economic Slump isimli kitabın yazarı Tom Clark, bir süre önce İngiliz New Statesman dergisi için kaleme aldığı makalesinde şöyle diyor:

“Geçtiğimiz yıl YouGov tarafından yapılan ankete göre, tasarruf tedbirlerinden ciddi şekilde etkilenenlerin yüzde 62’si, koalisyon tarafından yapılan kesintilerin fazla aceleye getirildiğini düşünürken, durumdan pek fazla etkilenmeyenlerin yüzde 65’i, kesintilerin devam etmesi ya da arttırılmasından yana idi.”

Bu hızlı değişim, hem toplum, hem de dünya genelinde yerleşerek, sınıfların kamusal alan ve bilahare bu alanın evrimiyle olan etkileşimini şekillendiriyor. Ekonomik krizin doğurduğu gerçek insafsızlığı asıl gösteren, kent manzaralarındaki gizli değişiklikler.

Normal kabul edilir hale gelen düşmanca tutumlar

Bir zamanlar Londra’nın güney bölgesinin varoşu sayılırken, son dönemde lüks bir muhite dönüşen Southwark’ta, evsizlerin geceleri sığındığı bir binanın önüne, bunu önlemek amacıyla metal çiviler yerleştirildi. Binanın bu halinin fotoğrafı internet ortamında yayımlanınca kamuoyundan öyle bir tepki geldi ki, bina sahibi çivileri kaldırma sözü vermek durumunda kaldı.

İngiltere’de boş mülklere izinsiz girenlere hapis de dahil ağır cezalar verilmesini öngören yasa yürürlüğe girdiğinden bu yana, sokakta uyuyanların sayısı önemli ölçüde arttı. Buna paralel olarak, evsizlere karşı bina önlerine dikilen çiviler, Londra’nın Camden bölgesindekiler gibi eğimli banklar, dekorasyon kisvesiyle küçük taşlardan yapılmış asimetrik yüzeyler, köprü altlarına yapılan sivri beton çıkıntılar gibi tedbirler de öyle…

Tüm bunlar, dünyanın en zengin bazı ülkelerinde krizden zaten en ağır şekilde etkilenmiş ve başkalarına göre bağımlılık, akıl hastalıkları ve yetersiz beslenmeden daha fazla muzdarip olan kesime, yani evsizlere karşı kullanılan silahlar.

York Üniversitesi Kentsel Araştırmalar Merkezi Eş Başkanı Rowland Atkinson’ın Guardian’a verdiği röportajda da söylediği gibi, “Biraz müstehzi, ama aynı zamanda gerçekçi bir açıdan bakacak olursak, bu, yoksullara karşı bir çeşit saldırı; sıkıntılarını gidermenin bir yolu. Bu noktada, insanları her şeyden önce savunmasız kılan, ‘yatak odası vergisi’, refah eşikleri gibi ekonomik süreçler da dahil, pek çok farklı süreç bir araya gelerek etkili oluyor. Fakat sanırım bir sonraki adımda, ‘En sefil koşullarda bile olsa barınmanıza izin vermeyeceğiz.’ diyecekler.”

1990’lardan beri fark edilir biçimde uygulanan bu eğilim, “dışlayıcı mimari” olarak adlandırılıyor.

Danimarka gibi daha kapsayıcı toplumlar, mümkün olduğunca çok sayıda insanın gelip keyfini çıkarması için parklar, halka açık alanlar yaparken, aşırı eşitsizliğin norm halini aldığı İngiltere ve ABD gibi ülkeler, hasmane ve ayrıştırıcı bir kent manzarası yaratmayı tercih ediyor.

Bu yeni gerçeklerden endişe duymakta haklıyız. Siteler ve dışlayıcı mimari uygulamaları, en iyi ihtimalle “işler düzelince” çözülecek, geçici meseleler olarak kenara itiliyor. Ancak bizler, kısa vadede zenginlerin keyfini süreceği bir dünya yaratıyor olmanın dışında, o dünyanın uzun vadede neye benzeyeceği konusunda da endişe duymalıyız.

Bizim için kentlerdeki bu tür mimari unsurlar, uzayan ekonomik krizin getirdiği kötü karakterin geçici bir tezahüründen ibaret görünebilir. Lakin bunları miras alacaklar açısından; savaş bölgelerinden, insanlıktan uzak finansal çarpışma sahalarından öte bir görüntü çizmeyecektir.

EL Cezire / Yiannis Baboulias


Bu haberler ilginizi çekebilir!
Yukarı Geri Ana Sayfa