• Suriye Rejimi Zindanlarında 23 Sene
    Suriye Rejimi Zindanlarında 23 Sene
  • “Baas rejimine destek verenin durumu”
    “Baas rejimine destek verenin durumu”
  • Suriye’den bihaber Suriye korosunun hikayesi
    Suriye’den bihaber Suriye korosunun hikayesi
  • “Esed, Maliki ve İranlılar ile Sultan Ahmet’te namaz kılacağız”
    “Esed, Maliki ve İranlılar ile Sultan Ahmet’te namaz kılacağız”
  • Tikrit’e saldıran Irak ordusu mu İran mı?
    Tikrit’e saldıran Irak ordusu mu İran mı?
  • Davutoğlu New York’ta Siyonist Lobi CFR’nin ‘Onur Konuğu’ Oldu
    Davutoğlu New York’ta Siyonist Lobi CFR’nin ‘Onur Konuğu’ Oldu
  • Fransa’da Aşırı Sağın Önlenemeyen Yükselişi
    Fransa’da Aşırı Sağın Önlenemeyen Yükselişi
  • Kerry: “İran, nükleer silah elde etmekten ebediyen yasaklandı”
    Kerry: “İran, nükleer silah elde etmekten ebediyen yasaklandı”
  • İran, Şiddet ve Kaostan Uzak mı?
    İran, Şiddet ve Kaostan Uzak mı?
  • Karzai: ABD bizi kandırdı
    Karzai: ABD bizi kandırdı
Şükrü Hüseyinoğlu : “Kur’an hep mızrakların ucunda”
Şükrü Hüseyinoğlu : “Kur’an hep mızrakların ucunda”
Tahkikat.net olarak Yazar Şükrü Hüseyinoğlu ile gündem üzerine gerçekleştirdiğimiz röportajın ilk bölümünü ilginize...
26 Mart 2014 16:17 Gösterim : 1.286

– Tahkikat: Son dönemde yaşadığımız Cemaat – AKP kavgasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şükrü Hüseyinoğlu: Son dönemde bir yazı için hazırlığım vardı, bir kısım notlar almıştım, Ahmet Turan Alkan’dan, Gökhan Bacık’tan, Ali Bulaç’tan, Beşir Atalay’dan, Yusuf Kaplan’dan, yazılarından ve konuşmalarından. İlginçtir, her iki taraf da İslami argümanlarla karşı tarafı çürütmeye çalışıyorlar. Ama burada bir şey var, ben bunu şöyle değerlendiriyorum, hatta yazı başlığı olarak düşünüyorum: “Mızrağın ucundaki ayetler, hakikatler” diye.

– Beşir Atalay’ın “Gayri İslami yöntemlerle İslam’a hizmet edilmez” gibi bir şey dediğini hatırlıyoruz.

Evet, “Usul esastan önce gelir, yanlış usullerle doğru hedeflere varılmaz” diye Mecelle kuralını hatırlatıyor. Ki bizim de yıllardır söylediğimiz şeydir.

Yaşanan çatışmaya baktığımız zaman şunu görüyoruz. İki taraf da bu çatışmayı bir iktidar çatışması bağlamında veriyor. Hak hakikat arayışı, adalet, doğrunun ortaya çıkması, arınma gibi hiçbir arayış ve hedef yok ortada. Ve bu iktidar çatışması hiçbir ölçü ve ahlak tanımıyor.

Burada şunu görüyoruz. Taraflar kendi konumlarını savunmak ve güçlendirmek için İslami argümanları, ayetleri, hadisleri, vs. hoyratça kullanıyorlar, ahlaki hareket etmiyorlar. Gerçekte hakka ve hakikate ulaşmak için İslami argümanları ortaya koymak güzeldir, ancak bu kavgada bu argümanlar her iki tarafın sözcüleri tarafından tek taraflı olarak kullanılıyor.

– Beşir Atalay’dan başka bu yöndeki beyan ve yazılarda neler söyleniyor?

Mesela ben daha önce “Bu Neyin Kavgası?” başlıklı makalemde de ifade etmiştim, Ali Bulaç hükümeti eleştirmek için bir kitabından alıntı yaparak diyor ki “AKP’nin yanlışı şudur, AKP modern iktidarı sorgulamadı, bunun yerine onu alıp kullandı” diyor. “Oysa modern iktidar eğri cetvel gibidir, Hz. Ömer’in eline versen dahi ondan doğru çizgi çıkmaz” diyor. Ne kadar doğru değil mi? Bizim yıllardır söyleyegeldiğimiz argümanlardan, batıl sistemden hak çıkmaz, batıldan hakka bir yol gitmez diyoruz. Sorun şurada, bunu ifade ederken hükümeti eleştiriyor, “Cemaat”in gazetesinde, medyasında bunu yazıyor. Bunu yazarken şunu yazmıyor “Biz de küresel hegemonya ile işbirliği yapıyoruz, onu sorgulamıyoruz, onun bize sunduğu imkânları araçsallaştırıyoruz ve bunun için hiçbir ahlaki ve İslami ilke tanımıyoruz.”

Tabi burada her iki tarafta da bir hakikat arayışı yok. Burada hakikatin argümanlarını kendini haklı çıkarmak, karşı tarafın konumunu gayrı meşru göstermek ve karşı tarafa vurmak için kullanmak var.

– Mızrak benzetmesini biraz açar mısınız?

Biliyorsunuz ilk defa Kur’an sayfalarının mızrakların ucuna takılıp haem çağrısı yapılmasıyla başlamıştı Kur’an’ın araçsallaştırılması. Müslümanın Kur’an’la irtibatı nasıl olmalıdır? Yapılması gereken, onun ilkelerine, hükümlerine, ölçülerine tabi olmaktır. Ancak Muaviye, Amr b. As’ın teklifiyle Kur’an ayetlerini ve sayfalarını mızrakların ucuna taktırıp onu araçlaştırdı. Kur’an’ı gayrı ahlaki bir şekilde iktidar çatışmasının bir aracı kıldı. Bunun üzerine Hz. Ali’nin ordusunda “biz Kur’an’a karşı savaşamayız” diye ayaklanma çıktı. Hz. Ali aslında çok derin düşünebilen bir Müslüman olarak buradaki asıl niyeti gördü, “Maksat Kur’an’a çağırmak değil, burada hile yapılıyor” dedi. Çok garip bir paradokstur, daha sonra kendisini hakem olayında “Hüküm ancak Allah’ındır” ayetine muhalefet ile suçlayıp onu tekfir edenler, bu “Kur’an’a karşı savaşamayız” diyenlerdi. Halbuki Hz. Ali’yi hakeme zorlayanlar da onlar olmuştu, ordudaki Bedevi dediğimiz şehir kültürünü görmemiş Müslümanlardı. Safça bakıyor ve “Kur’an’a karşı savaşamam” diyor. Halbuki baksana orada meşru bir halifeye karşı bir ayaklanma var, o meşru halife tam da savaşı bastırıyor ve üstünlük kazanmış ki bu hadise oluyor. Adam kalkmış, o güne kadar Kur’an hatırında değil miydi, tam o anda takıyorsun mızraklara. Bunu gör, Müslüman ferasetlidir. Neticede bu hile ile meşru halifeye karşı bir mevzi kazanıyor Muaviye. Ve ondan sonra da Kur’an, İslam dünyasında mızrakların ucundan hiç çıkmamış. Kur’an iktidarlar, İslami gruplar ve güç odakları tarafından hep kullanılmış.

Günümüzde olan da aynı şeydir. Maalesef taraflar Kur’an’ı, Kur’an’ın ayetlerini, hadisleri, çeşitli alimlerin düşüncelerini vs. bu kavgada kendi konumlarını güçlendirmek için karşı tarafa karşı bir argüman olarak kullanıyorlar.

– Burada bu deliller ile tarafların kendi haklılıklarının vurgulamak ve bunu ötesinde çıkar koruma refleksi var diyorsunuz bir başka deyişle, öyle mi?

Mesele hak ve hakikat arayışı olsaydı, bu hakikatler her iki tarafa da söylenirdi, her iki tarafın medyasında konuşanlar ve yazanlar bu hakikatleri tek taraflı olarak dile getirmezlerdi. Mesela Ali Bulaç hem hükümete yönteminiz ve çıkış noktanız yanlış demeliydi. Modern ve batıl iktidarı elde etme hedefiyle yola çıkmamalıydınız demeliydi. Yazı yazdığı kesime de demeliydi ki “Siz de başından beri batıl iktidarları, batıl sistemleri hem yerel hem de küresel ölçekte meşru görerek, meşru otorite görerek, onları destekleyerek, onlarla iş tutarak yanlış bir noktadasınız” demeliydi.

Yine Ali Bulaç birkaç yazısında ifade etti, “Bugün İslamcıların en büyük yanlışı, gayrı İslami mevzuatı geçici bir süre kullanmayı meşru görmeleridir, oysa bir Müslüman bunu hiçbir zaman meşru göremez” diyor.

– Bunu yeni mi yazdı?

Bunu son bir iki ay içindeki yazılarında üstelik birkaç defa kullandı bu ifadeyi. Bakın ne kadar doğru bir ifade. Bizim hep söylediğimiz, tevhidi kesimin sürekli dile getirdiği şeylerdi bunlar.

– Ancak onların “Siyasal İslam” dediği bu çizgi değil, kasıtları AKP…

Tabi, orada da bir yanılsama var. Kürşat Atalar’ın bir sözü var, “İslam siyasal bir dindir zaten, siyasal İslam kavramı saçmadır” diye. İslam, temel hedefleriyle siyasaldır, çünkü toplumların sevk ve idaresiyle ilgilidir. O yüzden siyasal bir dindir, siyasal hedefleri vardır. Oysa Ali Bulaç ve benzerlerinin “Siyasal İslam” derken kasıtları yegane hedef olarak iktidarı elde etmeyi amaçlayan yaklaşımlardır. Toplumsal bir dönüşümden yola çıkarak siyasal bir dönüşümü değil de, iktidarı elde ederek onun üzerinden toplumu dönüştürmeye çalışanları kastediyorlar.

– İslami dönüşüm için gayrı İslami yöntem benimsenmesinden söz ediyoruz. İslam’ın yöntemi nedir ve ne değildir?

Bakın yine Beşir Atalay ne dedi? “Cemaat”i eleştirmek için haklı ve çok doğru bir şey söyledi, “Onlar bir takım gizli ilişkilere giriyorlar, dinlemeler gibi ahlaki olmayan işler yapıyorlar. Oysa İslam’a göre hedef meşru olduğu gibi hedefe giden yolun da meşru olması gerekir” dedi. Hatta “Mecelle’ye göre usul esastan önce gelir” dedi, Mecelle’de şöyle bir madde var “Usul esasa mukaddemdir” diye. Usul doğru olmazsa esası da sakatlar. Mesela siz çok güzel bir sözü yanlış bir şekilde söylerseniz esasa da zarar verirsiniz. Hatta Seyyid Kutub’un vahiyden damıtılmış bir sözü vardır, “Bu din Rabbani olduğu gibi, bu dinin yöntemi de Rabbanidir.” Bununla ilgili Ercümend Özkan’ın da güzel bir tanımı var, diyor ki “Bizim namazımız neye göre ise, siyasetimiz de ona göredir.” Yani “namazımız sünnete göre olmak zorunda olduğu gibi, namazda Rasulullah’a tabi olmamız gerektiği gibi, İslami hareket yönteminde de ona tabi olmamız gerekir” diyor.

Bu anlamda baktığınızda Beşir Atalay, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bakanı. Cemaat dediğimiz Gülen grubunu, ahlakilik ve ilke tanımayan bir yöntem uyguladıkları için, ki ben bu yönteme masonik yöntem diyorum. Yani masonların bir sistemi ele geçirmek için uyguladıkları yöntemleri uyguluyorlar, Beşir Atalay haklı olarak bu yöntemleri eleştiriyor ve diyor ki “usul esastan da öncedir, meşru hedefleriniz varsa ona meşru yollardan gitmeniz gerekir”. Pekiyi bunu söyleyen Başbakan yardımcısı ve hükümet üyesinin bir de kendilerine bakması gerekmez mi? Netice itibarıyla gerek felsefi olarak gerek hedef olarak gerekse de ölçü ve ilke olarak batıl bir sistemin yönetimine namzet olmuşsun ve şu an da yönetiyorsun. Batıl bir sistemin yönetimini ele geçirerek kendince bu sistemin dönüşümü hedefini sistem içinden gerçekleştirmeye çalışıyorsun. Bir başka deyişle, bataklığı kurutayım derken bataklığın içine giriyorsun. Şimdi bırakalım İslami ilkeleri bir kenara, akıl bile der ki bataklığı kurutmak için bataklığa girilmez.  Girersen sen de o bataklığın çamuruyla pislenirsin, bunun ötesinde bataklığa giren ondan çıkamaz.

Şimdi usule ve esasa dair bu tespiti yapan bir insanın demesi lazım ki “madem bir hedef koyduk ve toplumu İslamileştirmek gibi bir hedefimiz var. (ki burada İslami argümanlar kullandığından bu konuda bir hüsnü zan taşıyabiliriz) Ancak usulümüz, yöntemimiz batıl. Allah’ın asla meşru saymadığı, hiçbir Peygamberin tevessül etmediği bir yöntemi kullanıyoruz.” Böylece kendini sorgulamalı, ancak bu hiçbir zaman olmuyor, bunun yerine bu İslami argümanlar ve ilkeler diğer tarafı eleştirmek ve zayıflatmak için kullanılıyor.

– İslami ilkeler bütüncül olarak esas alınmıyor, ancak kullanışlı parçalar rant için birer malzemeye dönüştürülüyor başka bir deyişle, değil mi?

Evet, dediğimiz gibi Kur’an sayfalarının mızrağın ucuna takılması gibi, Kur’ani ilkeler her iki tarafın sözcülerince ve yazarlarınca birer iktidar aracı olarak kullanılıyor.

Yine bir örnek de Ahmet Turan Alkan, bugün Gülen grubunun silahşoru konumundaki bir adam, Mümtazer Türköne ile birlikte. Hatta ilginçtir, Gülen grubunda grubu savunmakla ve hükümeti eleştirmekle birlikte uzlaşma arayışında olan birisi var biliyorsunuz, Hüseyin Gülerce. Ahmet Turan Alkan onunla ilgili olarak çok alaya alıcı bir yazı yazdı, “Turfa Müneccim” şeklinde niteledi onu.

– Niçin yazdı pekiyi? 

Gülerce’nin kendince bir gayreti var, ortalık yatışsın, yazık olacak topluma da ülkeye de diye düşünüyor. Samimi bir adam, samimi olmasaydı grubu onu dışlamazdı. Konu sulhla çözülsün diyordu. Alkan şimdi Gülen grubunun içinden olan, bu işi sulhla çözülsün diye gayret eden, kendi kurumlarını, cemaati hala savunan Gülerce’ye ağır bir alay yazısı yazdı ve şu anda Gülerce dışlandı. Kaldı ki Gülerce kadar da grubun içinde kıdemli değildi.

Şimdi bu Alkan bir yazısında “hedef meşru olduğu gibi hedefe giden yol da meşru olmalıdır” diyor. Ancak kendi savunduğu tarafı bu açıdan hiç sorgulamıyor.

– Aslında yönteme vurgu yapan çok temel bir ilkeden haberdar olduğunu anlıyoruz tarafların. Pekiyi nedir bizi bu ilkeler ekseninde hareket etmekten alıkoyan?

İslami mücadele “sonuç odaklı” değil “süreç odaklı”dır. Biz bu hakikatleri öğrenerek bugünlere gelmedik mi? Biz zaferle değil seferle mükellefiz, değil mi? Zafer Allah’ın bahşedeceği bir sonuştur, ben o anki halimle, davranışımla, tercihimle sorumluyum. Mesela ben lisede ilk İslami sohbete çağırıldığımda, liseye yakın bir camide, üniversiteden tevhidi düşünceye sahip Müslümanlar ders yapıyorlardı. Bizim sınıftan arkadaşlar ısrarla çağırdılar. Birkaç hafta gelemem deyip atlattım. Bir Cuma arkadaşlar beni beklediler dışarıda, öyle gittim. Allah razı olsun o arkadaşlardan, iyi ki gitmişim. Hiç unutmuyorum, ilk derslerde şunu öğrendik: “Sütün içine bir damla necaset damlasa, içer misiniz? İçmeyiz.” Bitti, bu kadar. Biz bunlarla büyüdük, Seyyid Kutub’un, Mevdudi’nin kitaplarında, o dönemde meşhur Vahiy Kültürü diye Ruhi Özcan’ın bir kitabı vardı, oralarda hep bunlar yazılıyordu. “Batılın bulaştığı hak, artık hak değildir” gibi ilkelerle büyüdük. Ama artık son dönemde maslahat, sonuç odaklı düşünmeye başladı Müslümanlar. Özellikle 28 Şubat’ın çok kötü bir etkisi oldu, şöyle ki sopayı görünce havuca razı olduk sanki.

– Tabi bu sopadan sonra gelen havuçlara balıklama atladı Müslümanlar, değil mi?

Şimdi hükümetle ilgili de bakın kadınlarımız başörtüsüyle çalışabiliyorlar, vs. Bunlar güzel şeyler, kötü diyemeyiz. Birtakım İslami çalışmaların daha rahat yapılabilmesi önemli. Biz mazoşist değiliz, illa zulüm olsun demeyiz. Çok güzeldir zulüm olmaması, düşüncelerin rahatça açıklanması. Bizim inancımız önce “La” ile başlamıyor muydu? Batılın, fıskın, fücurun, ruczun reddiyle, terkiyle başlamıyor muydu? Ama bunlar unutuldu, batıl batıl olarak kaldığı halde o batılın içindeki bir takım olumluluklar bizi maalesef tatmin etti. Yanılgı buradan çıktı, biz oysa tevhidi konumumuzda kalsaydık, bununla yorumlasaydık toplumsal ve siyasal gelişmeleri, bu güzel olurdu. Bu durumda aktif ve fiili destek vermemek kaydıyla “CHP olacağına AKP olsun” diyebilirdik. Bu anlamda CHP yağmacıdır, AKP’nin de yolsuzlukları vardır, ben buna inanıyorum. Zira bu sistem bu tür bir işleyiş üzerine kurulmuş. Sorun şuradan kaynaklandı, tevhidi düşünce sahibi Müslümanların çoğu, kendi mevzilerini terk ettiler.

Burada yine az önceki konuyla ilgili ilginç bir örnek olarak Yusuf Kaplan, Gülen grubunu eleştiren “On Emir” diye bir yazı yazmıştı. Çok güzel bir yazı, hatırlattığı ilkeler çok güzel fakat aynı zaaf orada da var. Bu yazı hem Gülen grubuna yönelik hem de Hükümete yönelik yazılmalıydı. Orada çok güzel bir tabir kullanmıştı, diyor ki “mevziisini kaybeden muvazenesini de kaybeder.” Çok doğru bir ifade, mevziiyi kaybetmemek gerekir. Bizim mevziimiz nedir? Tevhid akidesidir, batılı reddedip, hakkı ikameye yönelmektir. Şimdi biz batılı reddetme mevziimizi terk edip onsuz bir hakkı ikame çabasına yöneldiğimizde ortaya İslam’ın öğretisine göre şirk çıkmış olur. Hakla batılın bir arada olması şirktir.

– “La ilahe” demeden “illallah” demek midir temel sorun? “La ilahe” mevziini bırakmak pahasına yeni mevziler kazanılamaz, zira tahkim edilmesi gereken en kritik kalemizdir bu mevziimiz diyorsunuz. Pekiyi Müslümanlarımız bu konudaki duruşlarını nasıl buluyorsunuz?

Müslümanlar bu konuda büyük yanlış yaptı. Batıl batıl olarak ortada dururken, Allah’ın iradesini ve ölçülerini tanımayan sistem, onun kurumları, faiz ve kumar kurumları, onun felsefesi, onun batıl eğitim sistemi ortada dururken Müslümanlar, bunların yanıbaşında hakkın ikame edilebileceği yanılgısına düştüler ki bu, on yıllardır bu ülkede öğrenilen tevhid akidesinin, tevhidi öğretinin tamamen terk edilmesi anlamına gelir. Maalesef mevziimizi kaybettik Müslümanlar olarak.

– Temel mesele nedir pekiyi? Nedir bizleri bu konuda yalpa yaptıran?

Mesele sebatkâr olmaktır, çizginde duruşunda devam edebilmektir.

– İnsanların dönüşümünde “dünyevi başarı” algısı çok belirleyici oluyor. Halbuki bunun esas olamayacağı o kadar çok vurgulanmıştır ki. Mesela Yunus peygamber, uzun süren davetinin kavminde makes bulmaması neticesinde sabredemiyor ve görev yerini izinsiz terk ediyor. Neden biz hemen su koyuveriyoruz?

Ayette Hz. Peygamber’e (s) dendiği gibi, “az kalsın meyledecektin”. Vahiyle irtibat burada önem kazanıyor, sürekli irtibat gerekiyor. “Ben öğrendim, Kur’an’ı biliyorum”, hayır öyle değil. Kur’an ile irtibatı sürdürenler her okuyuşunda bana yeni bir şey söylüyor der, ben bu boyutunu hiç düşünmemiştim der. Kur’an böyle dinamik ve canlı bir mesaj, bu nedenle sürekli irtibat kurmak gerekiyor. Seni her an uyarıyor, bak ayağın kayabilir, yanlış yapabilirsin, dikkat et, sebat et diyor. Bu dönüşümler ve savrulmaların çok yaygın olması Kur’an ve sünnetle, Nebinin örnekliğiyle, irtibatın çok sağlıklı olmamasından kaynaklanıyor. Çünkü ölçüler canlı ve ön planda tutulmayınca, bu sefer maslahatlar ön plana geliyor, maslahatlar belirleyici hale geliyor.

– Bizce çok temel bir noktayı ifade ettiniz. Ölçü öncelenmeyince maslahat devreye giriyor.

Hayat boşluk kabul etmiyor, evet.

– İnsanları ölçülere yaklaştıramayınca, bu defa fayda gördüğünüz yere odaklanıyorsunuz. Burada ilerleme olunca da bunları birer aşama, merhale veya olumluluk olarak değerlendiriyorsunuz. Değil mi?

Evet, giderek duruşunuzu kaybediyorsunuz. Acı gerçekler bunlar. Ama birileri sebat edecek. Bazıları bize Harici vs. de dese, sebat etmeye çalışacağız.

– Dünyevi olarak kalabalık olmak, güce ulaşmak, hak yola yakınlığın ölçüsü olarak görülüyor.

Evet, hakkın ölçüsü sayısal çoğunluk, kemiyet oluyor.

 

İnşallah devam edecek…


Bu haberler ilginizi çekebilir!
Yukarı Geri Ana Sayfa