• Devşirilmiş Bir Mitoloji : Nüzul-u İsa
    Devşirilmiş Bir Mitoloji : Nüzul-u İsa
  • Suriye Rejimi Zindanlarında 23 Sene
    Suriye Rejimi Zindanlarında 23 Sene
  • “Baas rejimine destek verenin durumu”
    “Baas rejimine destek verenin durumu”
  • Suriye’den bihaber Suriye korosunun hikayesi
    Suriye’den bihaber Suriye korosunun hikayesi
  • “Esed, Maliki ve İranlılar ile Sultan Ahmet’te namaz kılacağız”
    “Esed, Maliki ve İranlılar ile Sultan Ahmet’te namaz kılacağız”
  • Tikrit’e saldıran Irak ordusu mu İran mı?
    Tikrit’e saldıran Irak ordusu mu İran mı?
  • Davutoğlu New York’ta Siyonist Lobi CFR’nin ‘Onur Konuğu’ Oldu
    Davutoğlu New York’ta Siyonist Lobi CFR’nin ‘Onur Konuğu’ Oldu
  • Fransa’da Aşırı Sağın Önlenemeyen Yükselişi
    Fransa’da Aşırı Sağın Önlenemeyen Yükselişi
  • Kerry: “İran, nükleer silah elde etmekten ebediyen yasaklandı”
    Kerry: “İran, nükleer silah elde etmekten ebediyen yasaklandı”
  • İran, Şiddet ve Kaostan Uzak mı?
    İran, Şiddet ve Kaostan Uzak mı?
Kıssaların Yorumunda ‘İfrat’ ve ‘Tefrit’ Yaklaşımlar
İhsan Eliaçık’ın “Hz. İbrahim ateşe atılmamıştır; bu, onun ‘zorlu şartlar’ içerisinde bulunduğuna kinayedir” sözlerinde ifadesini bulan ‘edebi tefsir yöntemi’ de, Abduh’un “siccil taşları çiçek mikrobudur” sözlerinde ifadesini bulan ‘bilimsel tefsir...
18 Eylül 2013 01:39 Gösterim : 713

Son zamanlarda Kur’an kıssalarının dilini ‘doğru’ anlamayı amaçladığını savlayan iki zıt (ve yanlış) yaklaşımın, Müslümanların gündeminde daha fazla yer tutmaya başladığını görüyoruz. Bunlardan ilki, özetle, Kur’an kıssalarının dilinin ‘sembolik’ (veya ‘şematik’) olduğunu (dolayısıyla mucizelerin fiilen vuku bulmadığını) savlarken, ikincisi, Kur’an’ın ‘bilimsel veriler’ ışığında tefsir edilebileceğini ileri sürüyor. Bendeniz her iki yaklaşımı da yanlış buluyorum ve fıkhi terminolojiden mülhem bir tabirle bunları “ifrat ve tefrit” anlayışlar olarak nitelendiriyorum. Ayrıca her iki yaklaşımın kimi Müslümanlarca savunulabilmesinin de ‘modernitenin etkisi’ ile izah edilebileceğini savlıyorum. Meramımı ifadeye geçmeden önce, her iki yaklaşımın tezlerini kısaca ele almamız faydalı olacaktır.

Evvela, bu iki yaklaşımdan ilkinin diğerine göre daha dikkatli tenkit edilmesi gerektiğini ifade etmem gerekiyor. Çünkü ilki, özellikle ilahiyat çevreleri tarafından Kur’an çalışmaları alanında bir ‘yöntem’ önerisi olarak sunulmaktadır ki, yöntem önerileri, her zaman istisnai parlak fikirlere nazaran daha ciddiyetle ele alınmayı hak eder. Dolayısıyla, vakti zamanında, Arap dünyasında Emin el-Huli ve Halefullah tarafından savunulan ve yakın zamanlarda da ülkemizde Hikmet Zeyveli ve İhsan Eliaçık gibi isimler tarafından gündemleştirilen ve Kur’an’ı ‘edebi bir metin’, kıssalardaki dili de ‘sembolik’ olarak gören bu yaklaşımı ve iddialarını, basit bir ‘tepkisellik’ hali olarak görülebilecek ikinci yaklaşıma göre daha dikkatli değerlendirmemiz gerekiyor.

Ancak edebi tefsir yönteminin savunucularının ulaştığı sonuçları tartışmadan önce, bunların dayandığı temellerin yahut öncüllerin kaynağına bakmak gerekmektedir. Naçizane kanaatime göre, bu ‘temeller’ yahut ‘öncüller’, büyük ölçüde, Schleiermacher ve Dilthey gibi 19. yüzyıl Alman dilbilimcilerin hermenötik adı altında ortaya attığı tezlerden (ki son dönem semantikçilerinden İzutsu da esas itibarıyla bu yöntemi benimseyenlerdendir) etkilenerek oluşturulmuşlardır ve hepsini ‘tarihselcilik’ başlığı altında toplamak mümkündür. Buna göre, “her dil, içinde geliştiği kültürel ortamdan etkilenir.” Dolayısıyla, lafızlar, prizmanın içinden geçerek kırılan ışınlar misali, kültürel prizmanın etkisini üzerlerinde taşırlar. Yani lafızdan önce ‘kültür’e, kelimeden önce ‘tarih’e bakmak gerekir. Görebildiğim kadarıyla, Kur’an kıssaları konusunda ‘sembolizm’i kabul edenlerin ana hareket noktası burasıdır. Ancak sanmıyorum ki, bu fikrin savunucuları, ‘tarihselcilik’ anlayışının hangi ‘kültürel şartlar’ın ürünü olduğunun farkında olsunlar! Dolayısıyla, Kur’an kıssalarının sembolik olduğunu savlayanların ilk ciddi çelişkisi budur. Zira bu kişiler, bizatihi kendisi ‘tarihsel şartların ürünü’ olan bir anlayışı, evrensel bir gerçeklik, ‘sabit bir yöntem olarak görmektedirler ki, bunun ne yaman bir çelişki olduğunu izaha gerek yoktur. Peki, beşer düşüncesi, hiç mi tarihle kayıtlı değildir? ‘Etkililik’ ve ‘belirleyicilik’ kavramları arasındaki farkı hatırlamazsak, bu soruya gereğince cevap veremeyiz. Kanımca tarih, kültürel ve sosyolojik şartlar (hadi ona Marks’ın deyimiyle ‘altyapı’ diyelim) düşünceyi etkiler; ancak belirleyemez. Bu, filozofinin çokça tartıştığı zorlu meselelerden biridir, ama naçizane kanaatime göre, ‘belirleyiciliğin’ kabulü tarihselciliğe götürür ki, vahye inanan bir kişinin bunu onaylaması mümkün değildir. Hermenötik ve tarihselciliğin “beşer elinin değdiği” İncil ve Tevrat metinlerinin ‘yorum’lanmasında kısmen işe yarayabileceğini kabul edebiliriz, ancak ‘korunduğu’ bilinen Kur’an için bu yöntemin kabulü nasıl mümkün olabilir? Yoksa ona da ‘insan eli’ mi değmiştir?! Bendeniz ısrarla ve iddiayla söylüyorum ki, hermenötiğin Kur’an metni için uygulanabileceğini kabul etmek, kaçınılmaz olarak, Kur’an’a beşer elinin değdiği imasını içerisinde barındırır. Bu yüzden, hermenötiği ve tarihselciliği Kur’an tefsiri noktasında ‘masum’ bir yöntem olarak görmek asla mümkün değildir.

Gelelim, Emin el-Huli ve Halefullah’ın yöntem önerisindeki ‘modern etki’ meselesine. Bilindiği üzere, ‘modern’ etki, 19. yüzyılın ortalarından itibaren İslam dünyasının genelinde ve birçok alanda fiilen söz konusudur; tefsirde de aşağı yukarı aynı dönemde bu etkiyi görmek mümkündür. El-Huli ve Halefullah’tan önce bu etkiyi bariz biçimde Menar Tefsiri’nde görüyoruz. Zira Mısır, (bazı açılardan Türkiye’den bile önce) modern etkiye açık bir ülke haline gelmiştir (Napolyon’un 1798’de Mısır’ı işgal ettiğini unutmayalım). Abduh’un Fil Suresi tefsiri ise, artık bilinmektedir ki modern etkinin tipik göstergelerinden biridir. Bilimsel tefsir yönteminin en tipik örneğini ise, Tantavi’nin 1920’li yıllarda yazdığı meşhur El-Cevahir adlı tefsirde görüyoruz. Kur’an’ı ‘rasyonalize etme’ çabasının bir ürünü olan bu yaklaşımın 30-40 yıl sonra el-Huli ve Halefullah’ta bir başka formda ortaya çıkmasına, bu yüzden şaşmamak gerekir (Benzer süreci Türkiye’de de görmek mümkündür. Jön Türkler’in “Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet” ilkeleri, Fransız Devrimi’nden mülhem olduğu gibi, Cumhuriyet dönemindeki ‘modern tefsir’ çalışmaları da aynı etki ile izah edilebilir).

Edebi tefsir yönteminin ‘modern etki’ ile izahı bizim için ne ifade eder? Buradan birkaç önemli sonuç çıkarmamız mümkündür, ancak bunların en önemlisi, etkinin ‘dışsal’ olduğudur. Bu da bizim müteyakkız olmamızı gerektirir. Zira modernitenin temel kavramları İslam ile açıkça çelişir ki, bunların başında da rasyonalizm, hümanizm ve sekülarizm gelir. Hermenötiğin hareket noktası olan ‘tarih’ ise, modernitenin insan (human), toplum (society) ve ‘ilerleme’ (progress) kavramları çerçevesinde tanımlanmıştır. Bu tanımlarda da İslam-dışı manalar belirleyicidir. Dolayısıyla, ‘modern etki’ Kur’an tefsirinde sonuca doğrudan (ve olumsuz) tesir eden bir faktör olarak görülmelidir. Nitekim Kutub, bu olumsuzluğun farkında olarak, Abduh’u ‘rasyonel’ yorumları nedeniyle açıkça eleştirmiştir. Fakat tabii ki, etkinin ‘dışsal’ oluşunun, bizatihi onun yanlış olduğu anlamına gelmeyeceği de açıktır. Dışsal etki kimi zaman ‘yararlı’ da olabilir. Burada belirleyici olan, elbette ki içeriktir.

Şimdi gelelim ‘edebi tefsir’ yönteminin iddialarına. İlki ve en önemlisi, Kur’an’ın bir ‘tarih kitabı’ olmadığı tezinden hareketle, kıssaların bilfiil vuku bulmadığıdır. Buna delil olarak serd edilen şey ise, tarihselciliğin “biçim değil öz; vakıa değil ibret” ilkesidir. İlk bakışta, bu tezin, ‘biçim’ yerine, ‘öz’ü öne çıkardığı sanılabilirse de, aslında Kur’an mesajının en önemli yönüne darbe indirdiği görülecektir. Zira Kur’an mesajının ilk ilkesi, onun ‘Hakk’ olduğudur. O, Hakk’tan gelmiştir; Hakk kelamdır ve Hakk’a çağırır. Kur’an’ın tarihselliğini öne sürenler (eğer başka maksatları yoksa) bir nevi “kaş yaparken göz çıkarmaktadırlar.” Ayrıca ‘mantıksal karine’leri de sanıldığı kadar güçlü değildir. Onlara göre, mesajın sembolik aktarımı, onu gerçek haliyle sunmaktan daha etkilidir. Acaba öyle mi? Acaba insan aklı menkıbevi veya edebi anlatımla mı, yoksa “bizzat vuku bulmuş bir hadise” ile mi daha çok ikna olur? Kim en edebi şekilde de olsa, hayatını bir ‘hikaye’ye veya menkıbeye göre şekillendirir? Kim bizzat vuku bulmadığını bildiği bir hikayede geçiyor diye “Allah’tan korkun ve bana tabi olun” sözü uyarınca Allah’ın elçilerinin zorlu yolunu tercih eder? Bu yöntemi önerenler insanı mı tanımıyorlar yoksa hidayetin ucuz bir şey olduğunu mu sanıyorlar?! İnsan, ancak bizzat vuku bulduğuna inandığı şeyden ibret alır. Bizzat vuku bulmamış bir şeyin en edebi şekilde aktarımına ‘masal’dan başka ne denir? Hangi insan ‘masal’ ile hidayete ermiş, hangi toplum menkıbe ile yola girmiştir?! Bunun tarihte bir tek örneği var mıdır? Yoksa siz bizleri, masalla kandırılan küçük çocuklar yerine mi koyuyorsunuz? Alman dilbilimcilerinin gözünde, Kitab-ı Mukaddes yazarları böyle olabilir ama unutmayalım ki Kur’an, insan eli değmemiş, mahfuz bir kitaptır. Kur’an’a bu muameleyi yapmaya kimsenin hakkı yoktur!

İkinci önemli husus, edebi tefsir yönetimini benimseyenlerin kıssalar söz konusu olduğunda lafza bağlı kalmayı kabul etmemeleridir. Onlara göre, kıssalarda kronolojik sıranın gözetilmemiş olması, tarih verilmemesi, bazı kıssalarda isim bile zikredilmemesi, kıssaların parça parça anlatılması, zaman kiplerine dikkat edilmemesi, vs. Kur’an kıssalarındaki dilin ‘sembolik’ (veya ‘şematik’) olarak nitelendirilmesi için yeterli kanıt oluşturmaktadır! Dikkatli bir gözle bakıldığında bu yöntemi önerenlerin Kur’an dilinin özelliklerini iyi kavrayamadıkları görülür. Örneğin, Maide:116-119. ayetlerde Allahu Teala ile Hz. İsa arasında geçen diyalog, onlara göre, “ne geçmişte vuku bulmuş ne de gelecekte vuku bulacak bir konuşmadır; ancak Hz. Peygamber dönemindeki Hıristiyanların inançlarını yargılayan ‘sembolik’ bir diyalogdur!” Gerekçe ise, diyaloğun geçmiş zaman kipiyle aktarılmasıdır! Yani bu yöntemi önerenlere göre gelecekte olacak bir şeyin “olmuş gibi” anlatılması, dilin sembolik olduğunun kanıtıdır! Bu denli basit bir mantık olabilir mi? Bu kişiler, Allah’ın “külli şey’in alim olduğunu” hiç mi duymamışlar? ‘Her şeyi bilme’nin, “geçmiş ve geleceğin bilgisi”ni de kapsadığını, kapsaması gerektiğini hiç mi düşünmemişler?! Yoksa bunlar geçmişi bilip de geleceği bilmeyen bir Tanrı’ya mı inanıyorlar? Geleceği bilmek, yoksa onların ‘rasyonel’ mantığının alamayacağı bir şey mi? Evet, tam da böyledir. Kur’an kıssalarının sembolik olduğunu savlayanlar, ‘modern etki’ altındaki akıllarına bunu kabul ettirememektedirler. Meselenin basit izahı budur. Onlara göre tekrarlanan kıssalarda aynı olayı anlatırken farklı ifadeler kullanılması da Kur’an dilinin sembolik olduğunun kanıtıdır! Örneğin, Hz. Musa’nın asasının yılana dönüştüğünün anlatıldığı üç farklı ayette, yılan için üç farklı ifadenin (Hayye, su’ban ve cann) kullanılmış olması, lafzın zahiri anlamına itibar etmenin yanlışlığının (dolayısıyla da Kur’an dilinin ‘sembolik’ olduğunun) yeterli gerekçesidir! Bu kadar basit bir mantık olabilir mi? Halbuki üç farklı ayette üç farklı ifadenin kullanılmış olması, Kur’an’ın ‘edebi’ bir metin (yahut mu’ciz bir kitap) olduğuna hamledilebilirdi ve bu daha makul bir yorum olurdu. Malum olduğu üzere, Kur’an sureleri, belirli konuları, o konunun içeriğine uygun bir ifade, üslup ve tonla anlatır ve aynı kıssanın farklı bölümlerini, ‘gereği miktarınca’ ve ‘en uygun biçimde’ anlatır. Bu, ‘etkili anlatım’ın en temel özelliklerinden birisidir zaten. Bu yüzdendir ki, bir surede Hz. Musa kıssası uzun uzadıya anlatılırken, bir başka surede kısaca aktarılır; bir surede ‘imtihan boyutu’ yumuşak ifadelerle anlatılırken, bir başka surede ‘intikam boyutu’ sert ifadelerle anlatılır. Olay aynıdır; fakat içeriğe göre üslup da anlatılanlar da değişiklik gösterir. Özetle, bunu belirleyen, her surenin kendine özgü karakteridir. Aynı şeyi, Kur’an’ın kendisi için de kimi yerde ‘nur’, kimi yerde ‘furkan’ kimi yerde de ‘zikr’ kelimelerini kullanması örneğinde de söyleyebiliriz. Bu farklı lafızları belirleyen, açıktır ki, mevzunun akışı ve içeriktir. Dolayısıyla, bu özelliği, Kur’an’ın ‘sembolik’liğine değil, bilakis i’caz oluşuna bir örnek olarak vermek gerekir. Nitekim Kutub, bu hususu görebilmiş ender müfessirlerden biridir ve Kur’an’da Edebi Tasvir eserini de bu gözle yazmıştır. Demem o ki, Kur’an’ın icaz oluşuna delil gösterilebilecek bir şeyi onun dilinin ‘sembolik’ olduğunun kanıtı olarak sunabilmek, olsa olsa ‘çarpık’ bir anlayışın ürünüdür!

Lafızlarla ilgili bir başka husus da ‘zahiri’ (literal) anlam konusunun çarpıtılmasıdır. Buna göre, örneğin Kur’an’da Zülkarneyn kıssasında geçen “güneşin battığı yer” ve “güneşin doğduğu yer” ibarelerinin ‘zahiri’ anlamına itibar edilecek olsa, coğrafi ve astronomik olarak yanlış sonuçlara ulaşmak zorunlu olur ve bu yüzden zahiri anlama itibar edilmemelidir. Halbuki bu yaklaşım doğru değildir; zira burada ne coğrafi ne de astronomik açıdan bir sorun yoktur; ayetlerde sadece “insanın bakış açısı”ndan bir tarif yapılmaktadır ve bu tarif de bu bakış açısına göre ‘doğrudur.’ Bu bakış açısına göre, güneş sabah ‘doğar’, akşam da ‘batar’! Fakat bakış açısı değiştiğinde, yani örneğin ‘uzaydan bakılınca’, güneş ne doğar ne de batar. Bilakis “güneş, ay ve yıldızlar, hepsi bir felekte yüzerler.” (‘Yüzme’ kelimesine de şimdi itiraz gelebilir ama bir önceki cevap, bu itiraz için de geçerlidir!). Buradaki sorun, dikkat edilirse, bir ‘ifade etme’ meselesidir. Ve burada ‘sabit’ bir yöntem bulunmazsa, ‘keyfi’ yorumların önü alınamaz (İbni Teymiyye, sırf bu keyfi yaklaşımın önünü almak için olsa gerek, ‘istiva’ kelimesinin anlamını açıklarken, hutbe verdiği minberin basamağına oturmuştur ve “Allah nasıl istiva eder?” sorusuna “işte böyle!” diyerek cevap vermiştir.) Dolayısıyla, burada çare ‘kök-anlamlılık’ gibi sabit bir yöntemi kullanmaktır; lügatlerdeki farklı manaları gerekçe göstererek Kur’an dilinin sembolikliğine yol aramak doğru bir yaklaşım değildir.

İkinci yaklaşım olan ‘bilimsel tefsir yöntemi’ni ise bu noktada ‘tefrit’ anlayış olarak nitelemek mümkündür. ‘Modern etki’nin daha bariz görüldüğü bu yaklaşımda, ‘bilimin doğruları’nı Kur’an’a onaylatma gayreti öne çıkar ki, beraberinde tipik bir ‘komplekslilik hali’ ve ‘savunmacı-özür dileyici’ üslup da vardır. Bu yaklaşımın sahiplerinin mantığı şöyle işler: “Evet, Kur’an hakikati temsil eder; fakat ‘bilim’ de somut gerçeklik alanıyla ilgilidir. O halde Kur’an ayetleri bilimsel doğrularla, keşiflerle vs. uyumlu olmalıdır!” Örneğin Newton ‘yer çekimi kanunu’nu mu bulmuştur; o halde Kur’an’da doğrudan veya dolaylı olarak buna bir işaret olmalıdır! Hatta bilim ‘evrim’i ispatlamış mıdır? O halde Kur’an’da da ‘evrim’i doğrulayan ayetler olmalı yahut en azından, ‘evrim teorisi’ne zıt ayet bulunmamalıdır! Aslında bu, bilimin ‘otorite’ kabul edilmesinden başka bir şey değildir ki, Allah’ı üst otorite kabul eden Müslümanların bunu kabulü mümkün değildir. Kutub’un Abduh’a karşı çıkma gerekçesi de tam olarak budur. Kur’an, bilimin ‘doğruları’na onaylatılamaz. Çünkü bilimin doğruları görecelidir; Kur’an ise mutlak hakikati temsil eder.

Bilimsel tefsir yöntemini Kur’an’ın bütününe uygulayan tefsir çabaları olmuşsa da (örneğin Tantavi Cevheri’nin Cevahir’ul-Kur’an’ı), asıl dikkat edilmesi gereken nokta, pek çok müfessir, aydın ve mütefekkirin bu yöntemden az veya çok etkilenmiş olduğudur. Makul boyutta kaldığı sürece, Kur’an’ın ‘bilimin bulguları’ ile çelişmeyeceğini söylemenin bir mahzuru yoktur; ancak ‘modern etki’ geçtiğimiz iki asır boyunca o denli güçlüdür ki, Ezher’in baş alimi ‘siccil taşları’nı ‘çiçek mikrobu’ olarak yorumlayabilmektedir! Tabii ilmin üst mertebelerinde bulunanlar bunu yapınca, cami cemaatinin Kur’an’da otomobile de denizaltına da, uzay gemisine de uçak motoruna da işaret aramasına şaşmamalıdır! Bir zamanlar Zafer dergisinin bu tür yorumları kolaylıkla yapabilmesine zemin hazırlayan şey, işte bu ‘modern etki’dir. Bu etki giderilmedikçe de, bu tür ‘uçuk’ yorumların önü alınamaz.

Toparlayacak olursak, İhsan Eliaçık’ın “Hz. İbrahim ateşe atılmamıştır; bu, onun ‘zorlu şartlar’ içerisinde bulunduğuna kinayedir” sözlerinde ifadesini bulan ‘edebi tefsir yöntemi’ de, Abduh’un “siccil taşları çiçek mikrobudur” sözlerinde ifadesini bulan ‘bilimsel tefsir yöntemi’ de geçerli ve sağlam bir tefsir yöntemi değildir. Bunların ikisi de ‘modern etki’nin sonucu olarak ortaya çıkmış yorumlama tarzlarıdır. Bu etkiden kurtulmadıkça, Kur’an ayetlerinin doğru tefsiri mümkün olmayacaktır. Bunun yolu ise, daha önce birçok yazımda ifade ettiğim gibi, ilim düzeyini artırmak, yani Düşüncenin Okullaşması’nı sağlamaktır. Düşünce okullaşırsa, modernite zaten mağlup edilmiş demektir. Modernite mağlup edildiğinde ise, artık kimse onun kavramları ile düşünmeyecek, onun ilkelerini savunmayacaktır!


Yukarı Geri Ana Sayfa