• Devşirilmiş Bir Mitoloji : Nüzul-u İsa
    Devşirilmiş Bir Mitoloji : Nüzul-u İsa
  • Suriye Rejimi Zindanlarında 23 Sene
    Suriye Rejimi Zindanlarında 23 Sene
  • “Baas rejimine destek verenin durumu”
    “Baas rejimine destek verenin durumu”
  • Suriye’den bihaber Suriye korosunun hikayesi
    Suriye’den bihaber Suriye korosunun hikayesi
  • “Esed, Maliki ve İranlılar ile Sultan Ahmet’te namaz kılacağız”
    “Esed, Maliki ve İranlılar ile Sultan Ahmet’te namaz kılacağız”
  • Tikrit’e saldıran Irak ordusu mu İran mı?
    Tikrit’e saldıran Irak ordusu mu İran mı?
  • Davutoğlu New York’ta Siyonist Lobi CFR’nin ‘Onur Konuğu’ Oldu
    Davutoğlu New York’ta Siyonist Lobi CFR’nin ‘Onur Konuğu’ Oldu
  • Fransa’da Aşırı Sağın Önlenemeyen Yükselişi
    Fransa’da Aşırı Sağın Önlenemeyen Yükselişi
  • Kerry: “İran, nükleer silah elde etmekten ebediyen yasaklandı”
    Kerry: “İran, nükleer silah elde etmekten ebediyen yasaklandı”
  • İran, Şiddet ve Kaostan Uzak mı?
    İran, Şiddet ve Kaostan Uzak mı?
İlginç bir yanlış bilinç örneği 1&2
İlginç bir yanlış bilinç örneği Emek ve Adalet Platformu’nun çağrısıyla 13 Haziran 2013 Perşembe akşamı saat 7’de Vefa’da Mazlum-Der İstanbul Şubesi’nde kamuya açık olarak gerçekleştirilen istişareden sonra bir bildiri hazırlanarak...
27 Haziran 2013 05:48 Gösterim : 684

İlginç bir yanlış bilinç örneği

Emek ve Adalet Platformu’nun çağrısıyla 13 Haziran 2013 Perşembe akşamı saat 7’de Vefa’da Mazlum-Der İstanbul Şubesi’nde kamuya açık olarak gerçekleştirilen istişareden sonra bir bildiri hazırlanarak kamuoyuna sunulmuştu.

Biz, bu bildiriyi internet sitesinin 15 Haziran 2013 Cumartesi tarihli yayınından aldık. Bildirinin hemen her cümlesi bir yanlış bilinç örneği olarak dışa vuruyor. Bildirinin altında yer alan imzaların arasında birebir tanıdığım ve kendilerini her zaman anlamaya çalıştığım arkadaşlarım da bulunmaktadır.

Gerçi bu metin üzerinde ancak olayların soğumaya başladığı bir dönemde durmaya fırsat bulmuş olduk. Ancak bizim derdimiz, bizi tanıyanların bildiği gibi güncel olanla doğrudan bağlantılı değil. Bildiri metninde yansıyan yanlış bilinç örnekleri bu ülkede yaşayan Müslümanların bazılarının karşı karşıya bulunduğu handikapları veciz biçimde dile getirmesi bakımından önem taşıyor.

Bu bildiri olayların patlak vermesinin üstünden 16 gün geçtikten sonra yayınlanıyor. Yani masum protestocularla onların sırtından anarşi ve terör çıkarmak isteyen güruhun kesinlikle artık birbirinden ayrıldığının ortaya çıktığı bir dönemde…

Bildirinin her bir cümlesi üzerinde durmaya gerek yok. Aralarından ayıkladığım parçalar üzerinde durmak yeterli sayılmalı. İşte o parçalardan bazıları:

* Henüz 28 Şubat darbecilerinin yaptıkları hafızalarda çok tazeyken ve yapılan zulümlerin hesabı sorulmamışken, mazlumların sesi olma iddiasıyla iktidara gelen bir partinin benzer bir hoyratlıkla davranması, hukuksuzluğun yeni ellerde devam ettiğinin göstergesidir. Bu nedenle son on altı gündür yaşanan gerilimlerin esas müsebbibi; halkı dikkate almadan şehri dönüştürmeye kalkışanlar ve polis şiddetinin kontrolsüz kullanılmasını emredenlerdir.

– Bildiri sahipleri besbelli ki, masum protestocularla ‘çapulcu’ yaftasını hemen benimseyenler arasında bir ayırım yapmak istemiyor. Hükümetin karıştırıcılara müdahale etmesi durumunu, karıştırıcılık yapan 28 Şubatçılarla aynı kefede değerlendiriyor. Vahim hata…

* Bu nedenle son on altı gündür yaşanan gerilimlerin esas müsebbibi; halkı dikkate almadan şehri dönüştürmeye kalkışanlar ve polis şiddetinin kontrolsüz kullanılmasını emredenlerdir.

– Bir kere İstanbul Belediyesi’nin aldığı karar korsan bir karar değil. Belediye Meclisi’nin tüm üyelerinin oybirliği ile alınmıştır. Tepkilerden sonra da geri adım atılmıştır. Bu anlayış, hırsızda hiç kabahat bulmuyor, bütün sorumluluğu ev sahibinin üstüne atıyor.

* Gezi Parkı eylemcilerinin taleplerini görmezden gelip, kamuoyu nezdinde onları ‘çapulcu’ olarak tanımlamak kendini memleketin sahibi gören bir kibri yansıtmaktadır. Oysa çevrenin, araçların ve dükkânların tahrip edilmesi, polisin eylemcilere sert müdahalesiyle ortaya çıktığı; polis müdahalesinin durduğu andan itibaren eylemlerin barışçıl bir yöne kaydığı da bilinmektedir.

– ‘Çapulcu’ olarak nitelenenler masum protestocular değil, belediye otobüslerini, halk otobüslerini yakanlar; dükkânları yakıp yıkıp yağmalayanlar ve benzeri her türlü tahrip eylemine girişenlerdir. Polis müdahalesinin durduğu yerlerde ve zamanlarda bile bu güruhun saldırmaktan geri durmadığı kayıtlarda mevcuttur.

* Bu ülkede henüz Kürtlerle helalleşilmedi, Alevilerle barışılmadı, işçi ve yoksulların hakkı hâlâ gözetilmiyor, iş kazalarıyla ölümler devam ediyor, birileri devlet eliyle zenginleştirilirken toplumun önemli bir kesimi yoksullaştırılıyor. Her şeyin zenginlik ve güç ekseninde değerlendirildiği, siyasal güç ve ekonomik büyümenin kutsallaştırıldığı bir siyaset dili Müslümanların ahlakını yansıtan bir dil değildir.

– Bu ifadelerde de vahim bir kafa karışıklığı ve ilginç bir yanlış bilincin dışa vurumu gözlemleniyor. Alıntıladığımız parçanın ilk cümlesindeki iddialar ile Taksim Gezisi’ndeki olaylar arasında doğrudan bir irtibat yoktur. İkinci cümlenin beyanına gelince: hükümeti teşkil eden kişilerin münferit olarak Müslüman olmasıyla hükümetin İslam hükümeti olup olmadığı hususu feci şekilde birbirine karıştırılmaktadır. Bu hükümet İslamî bir yönetimin hükümeti değildir. Bu hükümet fiilen ve hukuken 1982 Anayasası’nın öngördüğü hükümlere göre kurulmuş bir hükümettir. Binaenaleyh ondan Müslümanın ahlakını yansıtan davranışlar beklemek tipik bir yanlış bilinç vakasıdır.

Konuyu tamamlayamadım. Gelecek yazıda başka birkaç örnekle yanlış bilinçlenmenin mahiyeti üzerinde durarak bitirmek istiyorum.

İlginç bir yanlış bilinç örneği 2

Bundan önceki yazımızda (23 Haziran 13/Pazar) Emek ve Adalet Platformu’nun çağrısıyla 13 Haziran 2013 Perşembe akşamı Vefa’da Mazlum-Der İstanbul Şubesi’nde hazırlanarak kamuoyuna sunulan bildirinin bir yanlış bilinç örneği olarak dışa vurduğu üzerinde duruyorduk. Ancak konuyu tamamlayamamıştık. Bildirideki cümlelerden hareketle mülahazalarımızı ortaya koymayı sürdürüyoruz. Kaldığımız yerden:

* Ey Müslümanlar!

Hayatımız değişiyor. Çocuklarımıza başka bir dünya bırakacağız. Diktiğimiz AVM’ler ve tükettiklerimiz üzerinden kendini değerli bulan bir nesil inşa ediyoruz. Kibirli, bencil, ahlak ve fedakârlık duygusundan yoksun, zalim bir topluluğa dönüşmemek için sadece güç, statü ve paraya önem veren yaşam idealinden sıyrılmalıyız. Mahallemiz parçalanıyor. Artık zenginlerle fakirlerin ayrı camilerde namaz kıldığı bir topluma doğru gidiyoruz. Çocuklarınızın bir yoksula, düşküne dost ve komşu olmasını istemiyor musunuz? AVM’ler ile simgeleşen bu tüketim kültürü hepimizi, yaralarını saramayacağımız günlere sürüklüyor.

– Müslümanlara yapılan bu çağrı isabetlidir. Ancak buradaki yanlışlık şu noktada tecelli ediyor: Sen, AVM’leri ortaya çıkaran toplumsal/iktisadî düzeni bertaraf etmedikçe onun sonuçlarıyla etkili bir mücadeleyi sürdüremezsin. Bu cümlelerde yakınma konusu edilen hususların tümü dünya sisteminin bu ülkenin kurulu düzeninde yansımasını bulan mazarratlardır. O düzen öyle kalsın, fakat sen onun sonuçlarıyla, semptomlarıyla uğraşmayı iş edin! İşte, yanlış bilinç dediğim husus burada ortaya çıkıyor.

Elbette şu durumu karıştırmamak lazım: Bir Müslüman, kötü bir dünyada da iyi bir Müslüman olmanın üstesinden gelebilir. Gelmelidir. Fakat burada söz konusu olan husus bu değil. Olayı, kökünden, en dibinde ele almadıkça, bireysel bilincimizi bu istikamette keskinleştirmedikçe, bildiride öngörülen hususların kuvveden fiile aktarılması palyatif tedbir olarak salon oyunu düzleminde insanlara hoşça vakit geçirtebilir, ama bundan beklenen maksat hasıl olmaz. Taksim’de açılması önlenen AVM başka yerlerde açılmaya devam eder, maksat bu mudur?

*15 yıl önce polis gücüyle çocuklarımıza ne yapıldığını unuttuk mu? Bugün aynı polis gücü bize benzemeyen insanlara gözlerimiz önünde zulmettiğinde niçin haklı olsun? Adalet her zaman nefrete karşı ayakta tutulması gereken ilahi bir emir değil mi?

– 15 yıl önceki düzen değişmiş değil arkadaşlar. Aynı kurulu düzenin zemininde oyun devam ediyor. Kaldı ki, bir kez daha vurgulayalım: Polis, bir iki gün gecikmeyle de olsa masum protestocularla ‘çapulcuları’ birbirinden ayırarak hareket etmiştir. Polise karşı yapılan tahrik edici, mütecaviz davranışları da hiç kale almayalım… Kaldı ki, bu gün polise karşı direnenlerin durumu yavuz hırsızın ev sahibine baskın çıkması örneğine daha yakın duruyor.

???

Buna benzer bir olayı biz bundan 105 yıl önce, 1908’de, 31 Mart vakasında da yaşadık. Sultan Abdülhamid Han’ı devirmek üzere Selanik’ten İstanbul’a intikal eden ‘Hareket Ordusu’ ellerinde ‘Şeriat İsterük’ pankartlarıyla İstanbul sokaklarında başkaldırı gösterilerine girişmişlerdi. Kendisinden şeriat talep ettikleri kişi kimdi, biliyorsunuz. İslam tarihinde ilk kez İslam’ın medeni hukuk hükümlerini Mecelle adı altında tedvin etmeye başlamış olan Sultan… Yüzyıllardır atıl kalan Hilafet kurumunu siyasal alanda yeniden işlevsel hale sokan Sultan… Sultan Abdülhamit Han… İşte ona karşı yürütülen başkaldırı hareketine, salt taleplerin cazibesine kapılarak katılan Müslümanlar da olmuştu. Bunlardan biri Bediüzzaman Saidi Nursi, diğeri şair Mehmet Akif (Ersoy) ve belki daha başkaları… Üstat Bediüzzaman daha sonra yanılgısının farkına varma erdemini ve meziyetini göstererek o dönemini ‘Eski Said’ olarak tesmiye etmiştir. Akif ise ölünceye kadar hatasında sabit kalmıştır.

İşte ‘Şeriat İsterük’ diye ‘Hareket Ordusu’nun arkasına takılarak yürümek de bir yanlış bilinç örneğiydi.

Yanlış bilinç taşıyan, hedefi yıkmakta işbirliği ettiği güçlerle bir yere kadar yürüyebilir, fakat yeni bir hedef inşa etmeye girişildiğinde, işbirliği halinde bulunduğu kimselerle hiç de aynı hedeflere sahip çıkmadığını fark eder. Fakat o zaman çoktan iş işten geçmiş olur.

YENİ ŞAFAK


Yukarı Geri Ana Sayfa