• Devşirilmiş Bir Mitoloji : Nüzul-u İsa
    Devşirilmiş Bir Mitoloji : Nüzul-u İsa
  • Suriye Rejimi Zindanlarında 23 Sene
    Suriye Rejimi Zindanlarında 23 Sene
  • “Baas rejimine destek verenin durumu”
    “Baas rejimine destek verenin durumu”
  • Suriye’den bihaber Suriye korosunun hikayesi
    Suriye’den bihaber Suriye korosunun hikayesi
  • “Esed, Maliki ve İranlılar ile Sultan Ahmet’te namaz kılacağız”
    “Esed, Maliki ve İranlılar ile Sultan Ahmet’te namaz kılacağız”
  • Tikrit’e saldıran Irak ordusu mu İran mı?
    Tikrit’e saldıran Irak ordusu mu İran mı?
  • Davutoğlu New York’ta Siyonist Lobi CFR’nin ‘Onur Konuğu’ Oldu
    Davutoğlu New York’ta Siyonist Lobi CFR’nin ‘Onur Konuğu’ Oldu
  • Fransa’da Aşırı Sağın Önlenemeyen Yükselişi
    Fransa’da Aşırı Sağın Önlenemeyen Yükselişi
  • Kerry: “İran, nükleer silah elde etmekten ebediyen yasaklandı”
    Kerry: “İran, nükleer silah elde etmekten ebediyen yasaklandı”
  • İran, Şiddet ve Kaostan Uzak mı?
    İran, Şiddet ve Kaostan Uzak mı?
İbn Haldun Metodu ve Siyaset Teorisi (Kitap İncelemesi)
İbn Haldun Metodu ve Siyaset Teorisi (Kitap İncelemesi)
Kitap İncelemesi: Ümit Hassan, İbn Haldun Metodu ve Siyaset Teorisi, Doğubatı Yayınları, Ankara, Mayıs...
8 Mayıs 2014 17:16 Gösterim : 1.163

Kitabın amacı ve konusu İbn Haldun’un Umran İlmi’nin ve onun somutlaştığı Mukaddime’nin kavram, yargı ve yorumları ile bir bütün olarak ele alınması, metodu ve teorisinin ortaya konulması. Bu bağlamda, yazar, düşünürün derin- kompleks metot ve toplum-devlet teorisini anlamak, yapılacak araştırma ve incelemelere bütünsel bir giriş için önemli bir kılavuz niteliği göstermektedir.

YAZAR VE BASKI

Halen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bulunan Yakın Doğu Üniversitesi’nde rektör olan Prof. Dr. Ümit HASSAN, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde Lisans ve Doktora eğitimini (Kamu Hukuku ve Devlet Teorisi) (1975) tamamladıktan sonra sırasıyla Ankara Üniversitesi S.B.F., ODTÜ İ.İ.B.F. ve son olarak Yakın doğu Üniversitelerinde mesleki hayatını sürdürmektedir. Bahse konu olan kitabın ilk baskısı, 1977 yılında Ankara Üniversitesi S.B.F. Yayınları’ndan çıkmış, 1982 yılında tekrar gözden geçirilerek yayınlanmış, incelemesi gerçekleştirilecek olan beşinci baskısı ise, yazar tarafından belirtildiği üzere, iki yüzün üzerinde paragrafın yeniden yazıldığı ve bazılarının mevcut açılar, yeni delillerle ölçülerek tekrar gözden geçirilmesi ile 2011 yılında yayınlanmıştır.

KONU VE AMAÇ

Eserin konusu, İbn Haldun’un eserlerinde ortaya koyduğu ve son olarak Mukaddime’de nihai şekline soktuğu Umran İlmi’dir. Ayrıca, bu ilmin oluşturulmasında kullanılan ontolojik, epistemolojik ve metodolojik kabullerin tartışılması, günümüze kadar gelen ve bu kabuller üzerine yapılan tartışmaların Mukaddime ve onun metodu çerçevesinde eleştirel bir analize tabi tutulmasıdır. Yazar bunu yaparken, bu teorinin oluşmasında ve anlaşılmasında etkili olan bazı temel kavramları da (Asabiyyet/Mülk) konu edinmiş, özlerini yine Mukaddime dahilinde açıklamaya girişmiştir.

 

Bu konu kapsamında, yazarın kitabın genelinde ortaya koymuş olduğu düşünce, İbn Haldun’un eserlerinin ve eserlerine konu olan olay, olgu ve durumların bir bütün olarak, yine kendisi tarafından ortaya konulan ve oluşturulan ‘bilim’ dahilinde ele alınmasıdır ki,  eserin temel kaygısı ve iddiasını oluşturacak genel yönelimi bu ihtiyaç oluşturacaktır. Örneğin, kitabın ilk bölümlerini oluşturan metot tartışmaları ve eleştirilerinde, İbn Haldun’un ve onun ortaya koymuş olduğu sosyal ve siyasal teorisinin bilim dünyası içerisinde konumlandırılması, kıyaslanması ve tanımlanması konusunda ortaya çıkan sorunların çeşitliliği ve yanlışlıklarından bahsetmektedir. Tabii ki, bu durumun en büyük nedeni İbn Haldun’un teorisinin kapsamı ve kullanmış olduğu metotlardan kaynaklanmaktadır. Mukaddime’nin işlediği ve açıkladığını iddia ettiği olay, olgu ve kavramlara ulaşmada kullanmış olduğu ekonomik, sosyal, psikolojik, coğrafi ve siyasi etken ve faktörler onu değerlendirmede hatalar yapılmasında handikaplı bir duruma sokmaktadır. Bunların en başında yapılan kategorileştirmelerdir. Çünkü modern bilimsel ayrımlar ışığında yapılacak olan bir Mukaddime ve İbn Haldun inceleme ve okuması daha en başından potansiyel hatalara götürecektir ya da en azından, yazarın da eserin genelinde belirttiği gibi sosyal ve siyasal bir teorinin özü, ruhu ve kapsamı yarım anlaşılacak, indirgemeci bir sonuç doğacaktır. Bu çerçevede, yapılan diğer bir önemli eleştiri ise İbn Haldun ve onun ortaya koymuş olduğu teorinin kendinden önceki ya da sonraki düşünülerin yaklaşımları ve yöntemleri ile benzerliği ya da etkileşimi üzerine yapılan değerlendirmeler ile modern bilimsel araçlar-yöntem ve bilgi, düşüncenin kaynağına etkileri noktasında yapılan değerlendirmelerdir. Burada göze çarpan en önemli tespit ise İbn Haldun’un ortaya koyduğu sosyal ve siyasal Umran İlmi’nin o zamana kadar kullanılan ontolojik, epistemolojik ve metodolojik kabullerden farklı olduğu ve sonraki, özellik aydınlanma ve günümüze ulaşan modern bilim anlayışı temelindeki katkılarıdır. Bu değerlendirmelere ve İbn Haldun’un düşün sistematiğinin temelini oluşturan varlık, bilgi ve metot kaynaklarına ileride değinilecektir.

Bu bağlamda, eserin temel amacı, İbn Haldun’un ekonomik temellere dayanan sosyal ve siyasal teorisi/doktrini olan ve toplumların, daha da önemlisi devletlerin ortaya çıkışını, gelişimini ve yok oluşunu konu alan Umran İlmi’ni ve onu ortaya çıkaran düşünce sistematiğini ortaya koymak, bu düşünce sistematiğinin eserin yazıldığı XIV. Yüzyıldan günümüze (Sosyal) Bilim ve felsefe dünyasına neler kattığı, nasıl anlaşıldığı; anlaşılmada ve analizlerde temel sorunların ortaya konulması ve düzeltilmesi şeklinde kendisini göstermektedir.

MUHTEVA

Yazar, Mukaddime’nin ve genel olarak İbn Haldun’un sosyal ve siyasal teorisi olan “İlm-ül Umran”ın ele alınmasında ortaya çıkan eksiklikler ve özünün tam anlamıyla bilimsel olarak analiz edilememesi ve tam faydanın sağlanamaması noktasında, yapılan incelemelerde bütünsellik sorunun önemli bir yer tuttuğunu belirtmiştir. Bu sebeple hem teorinin hem de İbn Haldun’un ortaya koyduğu verilerin kategorik olarak ekonomi-politik, siyasi-sosyal, ya da sadece iktisat, sosyoloji, siyaset alanlarında değerlendirilmesi ve bu yön ve/ya yönlerde değerlendirilmelere girişilmesi sorunu ortaya çıkarmaktadır. Aslında, bunun temel nedeni, ortaya konulmuş olan teorik yapının bütün bu alanları içermesidir.

Bu kapsamda yazar, sosyal ve siyasal bir teori olarak ele aldığı Umran İlmi’ni bütünsel bir temelde analiz eder ve bu temel üzerinde yükselecek olan diğer bütün argümanların İbn Haldun’un teorisini inşa ettiğini belirtir. Bu genel temelin anlaşılmaması ya da göz ardı edilmesi teori üzerine yapılacak olan inceleme ve yorumları eksik bırakacağını, özünden saptıracağını belirtir. Umran adı ile andığı beşerin içtimai hayatının hal ve tabiatını gözden geçirmek gerektiği düşüncesinde olan İbn Haldun, insanlığın sosyal hayatını olaylara dayanarak ele almıştır (Hassan, 2011: 41). Bu noktadan hareketle söylenebilir ki, bu temel yaklaşım İbn Haldun’un IV. yy kurduğu sosyal ve siyasal teorisinin ontolojik, epistemolojik çerçevesini belirleyicisi olmuştur. Dönemindeki hakim metafizik fikir ve akımlarından farklı bir yaklaşımla dini bilgi, yaklaşım ve felsefe haricinde inşa etmeye çalıştığı teorik yaklaşımı bilimsellik yönünde farklı kılan İbn Haldun, aynı zamanda döneminin önde gelen din bilginlerinden olmasına rağmen toplumsal ve siyasal konuların özüne yönelik ortaya koymuş olduğu yaklaşımında objektif, eleştirel bir tutum sergilemiştir. Bu sebeple, her şeyden önce İbn Haldun, kendisinin yaşadığı toplum içerisindeki ve oluşturmaya çalıştığı teorinin toplumsal zeminde meşruluğunu ve rahat bir çalışma zemini sağlamak için henüz IV. yy’da bilimlerin bölümlenmesi noktasında Akli -Nakli (Şeriat İlimleri) bilimler geliştirmiş ve bu ayrımı somutlaştırmıştır. Yazara göre İbn Haldun, bilimlerin bölümlenmesi sayesinde, ehl-i sünnet’in yolunu izleyerek önce dinde felsefe ve felsefi etkileri teşhis edecek, bunlara karşı çıkacak; sonra da ehl-i sünnet’in getirdiği kuralları kendi başına bırakıp dünyada olup bitene bakacaktır; önce dinde akıl’ın rolüne reddiye, sonra da vayh’i “Tanrı tecellisi” (dışa vurma, belirme) olarak kabul edip inceleme alanı olan dünya ve toplumların bağımsızlığını kurtaracaktır (Hassan, 2011: 111).

Bu anlamda, ontolojik temelde imanla ilgili olan bilgi ve konuları kurduğunu iddia ettiği bilim dışında tutan ibn Haldun, varlığın özüne yönelik gerçekçi, rasyonel ve objektif kaynak olarak gözlem ve eleştirel tutumu benimsemiştir. Temel inceleme konusu olarak toplumu, birim olarak ise olayları ele alan İbn Haldun, yaptığı çözümleme ve ulaştığı bilgileri gerçekçilik, gözleme dayalı rasyonel akıl, eleştirel tarih okuması ve veriler ışığında değerlendirilmesi doğrultusunda bir teorik yapı oluşturmuştur. Yazar, İbn Haldun tarafından, bu epistemoloji çerçevede, tarihin ve mevcut anın geleceğe uzanan bir bütün olarak determinist, diyalektik ve sebep-sonuç yöntemleriyle değerlendirmeye tabi tutmasını, mekanik ve indirgemeci olduğu yönünde yapılan eleştirilerin yanlış ve gerçekçi olmadığı, bu tür eleştirilerin ise yine teorinin bütün olarak anlaşılmamasına bağlamaktadır.

İbn Haldun’nun bilgiye ulaşma ve bu yolda kullandığı yöntemler temelinde yapılan tartışmalar ışığında, düşünürün laik anlamda ortaya koyduğu bu sosyal ve siyaset teorisinin, toplumların ortaya çıkışı, gelişimi ve dönüşümü; bu süreçte ortaya çıkardıkları örgütsel yapılanmaların geçirdiği süreçleri kendine özgü gerçekçi-rasyonel gözlem metoduna dayanarak elde edilen verilerin objektif tarihsel eleştiri temelinde analizi yapılarak, maddi ve manevi (psikoloji) unsurların çerçevesinde açıklamaya çalıştığı belirtilir.

Bu çerçevede, genel olarak kitapta, İbn Haldun’un konu edindiği toplum üzerine geliştirdiği ve birim olarak belirlediği olaylar doğrultusunda analiz ettiği asabiyyet ve mülk kavramlarını, bu kapsamda da toplum ve devletin kökenine yönelik teorisi üzerinde durulmuştur. Bu teoride, insan toplumsal bir varlıktır. Onu toplumsallığa iten ise ekonomik-maddi ihtiyaçlarıdır. Bu ihtiyaçların temelinde ise hayatta kalma ve sürdürme amacı yatar. Bu amaç ve doğrultuda ortaya çıkmış olan toplumların geçmişten günümüze ve devam eden süreçte iki çeşit olduğunu, bu çeşitlerin ise birbirlerini tamamladığını belirtir. Yani biri olmadan diğerinin olmayacağını ya da oluşmayacağını söyler. Bunlardan ilki ve ilk olarak oluşan bedevi-kandaş, ikincisi ise hadari-uygar toplumudur. Bedevi-kandaş topluluğun ya da sosyal yapının oluşmasını ekonomik temeller üzerine konumlandıran İbn Haldun, temel ekonomik ihtiyaçların karşılanması, kendilerine yetecek kadar üretimin sağlanması ve sürdürülmesi için oluşturulduğunu belirtir. Ayrıca bu toplumların özelliklerinin arasında ‘ince’ zevk ve ihtiyaçların tatminine yönelik taleplerin olmadığı bir yapı mevcuttur. Bir çeşit kader birliğidir. Bu birliği oluşmasında etkili olan ekonomik unsurlara ek olarak, diğer önemli bir unsur ise bu topluma hakim olan üretim tarzıdır. Bu üretim tarzı ise çobanlık, tarımdır.[1] Ayrıca, bedevi toplumların ortaya çıkmasını sağlayan ve yukarıda bahsi geçen ekonomik unsurlarla bütünlük sağlayan kandaşlıktır. Kandaşlıkla kastedilen ise kabile, akrabalık vb. kabullerdir. Ancak bu kandaşlıkta kabile, akrabalık ilişkilerinden oluşan ‘nesep’ bağına ek olarak sonradan kazanılan (azat edilmiş esirler, köleler vb.) ‘sebep’ kandaşlıkta dahildir. Bu özellikler kapsamında, bedevi-kandaş toplumu oluşturan İnsanların kolektif bir aksiyon içerisinde olmalarını sağlayan şey ise asabiyyet’tir. Genel itibariyle, bununla kastedilen ise dayanışma, yardımlaşma, ortak güvenlik ve savunma, hakların/yasakların tesisi ve yerine getirilmesi olarak belirtilebilir. Tam anlamıyla asabiyyet’in hakim olduğu bedevi-kandaş hayat tarzı, basit, cesarete dayanan karşılıklı yardımlaşmanın bir ana öğe olduğu, bağımsız bir yaşayış biçimidir. Bu yaşayış biçimindeki temel örgütlenme ise başkanlıktır. Bu başkanlık sistemi bir monarşi ya da tiranlık olarak ortaya çıkmaz, hakim olan kandaşlık ve bu çerçevedeki asabiyyet demokratik bir şekilde eşitler arasında (birleşen kabilelerin başkanları arasından, bir çeşit federasyon başkanı) demokratik bir şekilde ve ayrıca demokrasinin hakim olması ile oluşturulan başkanlıktır. Başkan kendi asabiyye’sine hakim olmadığından, zor kullanarak ya da otoritesini kullanarak varlığını sürdürmez, toplum ve asabiyyet nazarında gördüğü saygı ve onur, maddesel anlamda diğer yeteneklerine göre görevini yürütür. Aslında düzenleyici görevi olduğu söylenebilir.

Genel itibariyle bu şekilde özetlenecek olan bedevi-kandaş toplum, üretim tarzında meydana gelen değişim (en başta iş bölümü-sınai-tarımsal üretim) ve kapasitesindeki artış, geniş ticaret ilişkilerinin ve bu doğrultuda tüccarların ortaya çıkması noktasındaki ekonomik temelde meydana gelen değişimler ile yerini hadari-uygar hayat tarzına bırakır. Hadari hayat tarzının ortaya çıkmasına neden olan ekonomik nedenlerle birlikte ve onlarla ilintili bir şekilde, Umran’da (bayındırlık-imar-sosyal yapı) meydana gelen değişimler, yani yerleşiklik durumunun; geçiş döneminde kentlerde, sonraki aşamada ise şehir adı verilen tam anlamıyla uygar olan birimlerin ortaya çıkmasıdır. Bunun yukarıda bahsi geçen ekonomik nedenlere ek olarak, asabiyyet’in genişlemesi ile de bağlantısı vardır. Hadari hayat tarzı, uygar hayat tarzıdır. Yazarında belirttiği gibi, daha bilgili, işbilir kişilerden oluşan toplum, tüketime açık ve merkezi siyasal otoriteye ‘bağlı’ bir görünümdedir. İbn Haldun, Hadari hayat tarzının bedevi-kandaş hayat tarzındaki ekonomik ilişkilerden (basit ve tamahkâr) farklı olarak, ortaya çıkardığı bolluk, zenginlik ve aşırı tüketim açısından gösterişli olarak gözlemlemiştir. Düşünüre göre, bu hayat tarzında, bolluk ve rahatlık arttıkça asabiyyet azalır, artık devleti korumak hatıra bile gelmez. Bu hayat tarzının ortaya çıkmasıyla tesis edilen Mülk’ün ve birincil yürütme kurumu olan hükümdarlık kurumunun toplum üzerinde ‘hükm’e ve istibdata dayandığını belirten İbn Haldun, bedevi-kandaş toplumdan hadari-uygar topluma geçişte genele yayılan ve sahip olduğu özelliği ile mülkü kurmak için kanalize edilen asabiyyet’in, mülkün kurulması sonrasında belli bir soy ve kan dahilinde sınırlandırılması, bunun sonucu olarak ekonominin hükm eden çevresinde merkezileşmesi, toplumun eziyet ve sömürüsünün artması ile halk nazarında önemi azalır. Özetle, mülkün gelişme aşamalarında, hükümdar yetkisini kullanışı toplum yararından uzaklaşır; uygarlığın içerisinde bulunduğu ekonomik durum çerçevesinde belirlenerek, zümre menfaatleri ön plana çıkar. Assabiyyet’in kaybolmaya yüz tutması adalet dağılımının bozulmasıyla da kendini gösterir.

Sonuç olarak, teorinin yukarıda kısa bir şekilde özeti yapılarak çizilen çerçevesi dahilinde, İbn Haldun olay ve toplumları incelediği yaklaşımından hareketle devletlerin ve geçmişte günümüze uzanan toplumsal yapılanmaların ortaya çıkışı, gelişimi ve varacağı noktaları; ekonomik, sosyal, tarihsel ve siyasal zeminlerde gerçeklik temeline dayanan, maddi temelleri araştıran, gözlemlerden ve rasyonel eleştirilerden geçen kaynaklardan veri alan, süreklilik ve değişme olgularını kavramaya yönelik, sebep-sonuç dinamiği ile işleyen kavrayışla yapmış olduğu analizlerden çıkarımlarda bulunmuştur. Yazar, kısa bir özetini yaptığımız teorinin, genel olarak yukarıda bahsi geçen kavram ve sistematiğin üzerinde olabildiğince gerekli, önemli ve aydınlatıcı noktalar üzerinde durmuştur.

YÖNTEM

Yazar, İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserinde ekonomik ilişkilere dayanan sosyal-siyasal nitelikteki doktrinin etraflıca incelenmesini, eserin bilinçli bir plan, yöntem dahilinde düzenlenmiş ve işlenmiş olduğunu belirtmektedir. Bu nedenle, Mukaddime ya da İbn Haldun’un sosyal-siyasal teorisi üzerine yapılan değerlendirmelerin ve analizlerin farklı ve çok sesli oluşu konusunda ortaya çıkan sorunların, eserin bütünsel olarak ele alınmayışından doğduğunu belirtmiştir. Ortaya koymuş olduğu örneklerden de anlaşılmaktadır ki, modern anlamda uzmanlık bölümlerine ayrılan bilim ve bilimsel bilgi aracılığıyla yapılan araştırmalar bu çok taraflı ve disiplinli teorinin incelenmesinde yanlış anlaşılmalara ve yorumlara sebebiyet vermektedir.

Bu çerçevede, Yazarın kitabında takip ettiği yöntem, eleştirdiği bakış açısı ve metodolojinin karşısına tümevarımcı bir şekilde bütünsel bir değerlendirmeye tabi tutuyor. Bunu yapmasındaki en büyük nedenin ise İbn Haldun’un teorisini oluşturan ve tek başına ayrı ayrı geniş anlam ve içeriğe sahip olan kavram ve değerlendirmelerin, yine bu teori içerisinde tek bir amaç dahilinde bütün için konumlandırıldığı yönünde yapılan tespit ve vurgudur. Ayrıca, yazarın, yorum farklılıklarının, teorinin ve kavramların algılanışında ortaya çıkan sorunların mevcut Mukaddime çevirilerinden de kaynaklandığı yönünde bir tespit yaparak önde gelen üç farklı Mukaddime çevirisi[2] kullanarak eleştirel objektif bir tutum takınıyor. Bunun nedeni, eserdeki kavram ve yorumların olabildiğince öz anlam derinliklerinde değerlendirmeye tabi tutma çabası olarak görülüyor.

Bu noktalardan hareketle, yazar, İbn Haldun’un metodunun açıklığa kavuşturulmasıyla, onun siyaset teorisinin incelenebileceği yönünde bir yöntem takip ediyor. Söz konusu metot ve teorinin fikir yönünü vurgulamayı amaçlayan bu metodoloji ile birlikte, bu düşünce bütününü oluşturan tarihsel boyutlar da dikkate alınıyor. Bu temellendirme doğrultusunda, girişilen İbn Haldun’un sosyal-siyasal teorisinin incelenmesi bölümü ile de belirli kavramların (asabiyyet-mülk) teorik bütün içerisindeki kilit rolleri ön plana çıkarılarak bütüne ulaşılmaya çalışılmış, sonuç itibariyle kullanılan yöntem verimli bir şekilde kullanılarak teori açıklanmıştır.

BULGULAR

Yazar, ilk olarak, İbn Haldun’un bilimsel düşünüş açısında ontolojik, epistemolojik ve metodolojik olarak bazı bulgu ve çıkarımlarda bulunarak, düşünürün kendine özgü bir düşünce yapısı ve bununla bağlantılı olarak teorisi olduğu yönünde, kitabın geneline hakim olan bir kabul üzerine ilerliyor. Onun düşüncesinde, ondan önceki ekol ve düşünce pratiklerinden (sadece aklın yeterliliği ve saf bir rasyonalizmin benimsenmesinden) farklı olarak; deneyim’in metafizik abartmasının bulunmadığı, bilimsel soyutlamaların ve teorilerin azımsanmadığı, düşüncenin nisbi önemi ve aktif rolünün inkâr edilmediği, gerçeklik temeline dayanan, maddi temelleri araştıran, gözlemlerden ve rasyonel eleştirilerden geçen kaynaklardan veri alan, süreklilik ve değişme olgularını kavramaya yönelik, sebep-sonuç dinamiği ile işleyen bir kavrayış olduğu tespiti yapılır.

Diğer yandan, Bedevi-Kandaş toplumların incelenmesi sırasında, Bedeviliğin klasik anlamda tam anlamıyla göçebelik olmadığı, göçebeliği de içinde barındıran geniş bir kavram olduğu tespiti yapılarak ve yanlış anlaşılmaların önüne geçilmek istenmiştir. Bunu da İbn Haldun’un bedevi-kandaş[3] toplumu sınıflandırmaları verilerek desteklemiştir.[4] Bununla birlikte ve son olarak, önemli bir diğer tespit ve tartışma ise asabiyet kavramının özü ve kapsamı üzerine yapılmıştır. Bilim dünyasında, Asabiyyet kavramının “sosyal dayanışma”, komünal duygu”, “askeri ruh”, “sosyal birleşim-‘yapışıklık’ (iltisak)”, “vurucu güç” gibi terimlerle ifade edilen anlamlarının, kavramın sadece bazı özelliklerini ya da ölçülerini kapsadığı ve onun açıklanmasında yardımcı olacağı belirtiliyor. Öz anlamının ise yine bütünsellik içerisinde yapılacak değerlendirme, özellikle bedevi-kandaş toplum özellikleri, temelleriyle ortaya konulacağı tespiti yapılıyor. Bu çerçevede, Asabiyyet’in bedevi-kandaş toplumlarda oluşan (ya da onların ortaya çıkma nedeni olan), hadari-uygar toplumu oluşturan ya da ona geçişi sağlayan (bu geçişle beraber belirli nedenle kaybolan), temel esası kolektif ekonomik, sosyal ve siyasal aksiyon olan, yani gerek üretimde gerek sosyal-siyasal ilişkilerde birlikte eylem tarzı olarak “insan” faktörünün betimlenişi olduğu şeklinde bütüncül, işlevsel ve aynı zamanda öz bir tespit yapılıyor.

YORUM VE SONUÇ

Kitabın amacının ve konusunun İbn Haldun’un Umran İlmi’nin ve onun somutlaştığı Mukaddime’nin kavram, yargı ve yorumları ile bir bütün olarak ele alınması, metodu ve teorisinin ortaya konulması olduğu belirtilmişti. Bu bağlamda, yazar, düşünürün derin- kompleks metot ve toplum-devlet teorisini anlamak, yapılacak araştırma ve incelemelere bütünsel bir giriş için önemli bir kılavuz niteliği göstermektedir.

Ayrıca, ortaya koymuş olduğu ve yapmış olduğu inceleme yöntemi ve pratiği, Mukaddime’nin bilimsel, önyargısız anlaşılması, okunması temelinde gerekli bilgileri içermekte ve Mukaddime öncesi kapsamlı bir ön okuma niteliği taşımaktadır. Son olarak, yazarın İbn Hadun’un metot ve teorisini incelemeye girişmeden, bu konusu üzerine yapılan önceki araştırmaları eleştirel, yanlışlayıcı bir tutum sergileyerek yapmış olduğu genel kaynak, yorum arşivleri incelemesi sosyal bilim dünyasının bu konu hakkındaki bilgi birikimi ve gelişimine katkı sunduğu; bilgi ve yargıları ise berraklaştırdığı söylenebilir.


[1] İbn Haldun’un kullanmış olduğu bedevi kavramında sadece göçebe toplumlar kastedilmemektedir. Bu kavram dahilinde tarımla uğraşan kesimde mevcuttur. Ancak bu tarım maddi anlamda gelişmişlik düzeyi oldukça düşüktür. Yani sadece belirli bir bedevi toplumuna yeter bir üretim kapasitesine sahip bir ekonomik yapılanmadır.

[2] İbn Haldun, Mukaddime, Hazırlayan: Süleyman Uludağ, 2 cilt, Dördüncü Basım (Gözden geçirilmiş yeni baskı), Dergah Yayınları, İstanbul 2005 (1. Basım 1982); İbn Haldun, Mukaddime, çeviren: Zakir Kadiri Ugan, 3 cilt, Milli Eğitim Bakanlığı yayınları, Şark-İslam Klasikleri: 25, 2. Baskı, İstanbul 1968-1970. (1. Baskı 1954-1957); Ibn Khaldun, The Muqaddimah: An Introduction to History, trans. Franz Rosenthal, 3 vols., Routledge-Kegan Paul, London 1967. (1. Ed. 1958).

[3] Kandaş (toplum) kavramı üzerine uzun açıklamalar ve tartışmalar yapılmakla birlikte, kısaca şu şekilde tanımlanabilir; ortak kan birliği ve ortak kan birliği var imişcesine işleyen bir sosyal bilinç, ortak davranış bütünlüğü, dayanışma (asabiyyet) (Hassan, 2011: 186).

[4] Bu sınıflandırma, aşağı bedevilik (avcılık/göçebelik)-orta bedevilik (hayvancılık-göçebelik)- yukarı bedevilik (hayvancılık-tarım-kısmi yerleşiklik-göçebelik) şeklinde ortaya konulmuştur.

 

AKADEMIKPERSPEKTIF.COM


Bu haberler ilginizi çekebilir!
Yukarı Geri Ana Sayfa