• Devşirilmiş Bir Mitoloji : Nüzul-u İsa
    Devşirilmiş Bir Mitoloji : Nüzul-u İsa
  • Suriye Rejimi Zindanlarında 23 Sene
    Suriye Rejimi Zindanlarında 23 Sene
  • “Baas rejimine destek verenin durumu”
    “Baas rejimine destek verenin durumu”
  • Suriye’den bihaber Suriye korosunun hikayesi
    Suriye’den bihaber Suriye korosunun hikayesi
  • “Esed, Maliki ve İranlılar ile Sultan Ahmet’te namaz kılacağız”
    “Esed, Maliki ve İranlılar ile Sultan Ahmet’te namaz kılacağız”
  • Tikrit’e saldıran Irak ordusu mu İran mı?
    Tikrit’e saldıran Irak ordusu mu İran mı?
  • Davutoğlu New York’ta Siyonist Lobi CFR’nin ‘Onur Konuğu’ Oldu
    Davutoğlu New York’ta Siyonist Lobi CFR’nin ‘Onur Konuğu’ Oldu
  • Fransa’da Aşırı Sağın Önlenemeyen Yükselişi
    Fransa’da Aşırı Sağın Önlenemeyen Yükselişi
  • Kerry: “İran, nükleer silah elde etmekten ebediyen yasaklandı”
    Kerry: “İran, nükleer silah elde etmekten ebediyen yasaklandı”
  • İran, Şiddet ve Kaostan Uzak mı?
    İran, Şiddet ve Kaostan Uzak mı?
Hicret devlettir. Devlet izzet ve şereftir
Abdurrahim ŞEN
Hicret; bütün insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkartmak, köhnemiş düşüncelerin neden olduğu sorunsallara çözüm üretmek için gönderilmiş bu evrensel ilahi dine yeryüzünde ilk defa yaşam alanı açmak, kendi projelerini uygulama ve ardından...
5 Aralık 2013 07:16 Gösterim : 794

Zamanı durduran, tarihin akışını değiştiren ve bu özelliğinden dolayı başlı başına tarihin başlangıcı, miladı olmaya namzet olaylar vardır.

Bundan tam 1435 yıl önce Allah Rasulü (s.a.v.) ve Müslümanlar Mekke’den Medine’ye göç ettiler. M. 622 yılında Medine şehri yeryüzünün ilk İslam devletinin kurulduğu diyâr oldu.

İslam’ın Arap yarımadasında ilk defa varlık sahnesine çıkması, dünya siyasi dengesi içinde vücut bulması anlamına geliyordu hicret. Kendileri açısından bunun ne anlama geldiğini çok iyi idrak ettikleri için ilk Müslüman nesil Hz. Ömer (r.a.) döneminde bu tarihi ânı takvimin başlangıcı olarak belirlediler.

Ne Allah Rasulü (s.a.v.)’in doğumu (571) ne de vefatı (632)ne vahyin başlangıcı (610) ne de Müslümanların, binlerce yıllık geçmişleri olan adeta tarihe kök salmış imparatorlukların topraklarına hükmettikleri Kadisiye ve Mute savaşlarından zaferle döndükleri günler değil de neden Medine’ye hicret ettikleri gün tarihin başlangıcı olarak kabul edilmiştir?

Her halde Rasulüllah (s.a.v.)’in M. 622 yılında hicret sonrası kurduğu devletin dünya siyasi sahnesinden çekildiği şu son yüzyılda İslam ümmetinin hali pürmelâline baktığımızda sahabe-i kirâmın neden hicreti (İslam Devleti’nin kuruluşunu) tarihin başlangıcı olarak tespit ettiğini anlayabiliriz.

Belki anlayabiliriz, Rasulüllah (s.a.v.)’in kurduğu devleti kaybettikten sonra düçar olduğumuz zilletin nedenini. Belki anlayabiliriz, Medinelilerin o muhteşem karşılama töreninde Rasulüllah (s.a.v.)için yürek pınarlarından dökülen o sözler içinde altını kalın kalın çizdikleri İZZET ve ŞEREF vurgusunu:

“Eskimiş cahiliye elbiselerinden sonra,

İzzet ve şeref elbisesi giydik.

Boşa geçen günlerden sonra,

Şeref göğsünden doyasıya yedik.

Şöyle dedi karanlıkları parçalayan şafak bana,

Söyleyin sizler ehl-i İslâma.

Zillet yakışmaz Muhammed’e tabi olana.”

***

Hiçbir düşünce kendisini pratik yaşama aktaracak bir toplum tarafından uygulanmadığı sürece derde derman olamaz. Bireylerin vicdanlarında saklı duran, konuştukça kendisi ile haz duyulan ve fakat somut olarak insan davranışlarını ve eğilimlerini tanzim edecek kriterler vazetmeyen, insan ve toplumun ürettiği sorunlara çözüm üretmeyen düşünceler insanın zihin kalıpları içine hapsedilmiş salt hayali ve felsefi bir düşünce olarak tarihin çöplüğünde yok olup gider.

İnsanlık tarihinde her bir düşünce belli başlı sorunlar demetinin biriktirdiği kriz dönemlerinde ortaya çıktığı gibi Rabbimiz dinini insanların ilahi eksenli düşünme ve yaşama modelinden sapma gösterdikleri bir dönemeçte göndermiştir. Ancak bu dinin kendine özgü dünya algısı ve bu algının ürettiği yaşam modeli ikame edilmeksizin bir önceki kriz döneminin atlatılması, sorunların çözülmesi beklenemez.

Allah Rasulü (s.a.v.)’nün İslam akidesi eksenli yürüttüğü değişim çağrısına Mekke yönetici elitlerinin olumlu cevap vermemeleri, onun da ötesinde yönetim erkini elinde bulunduranlar olarak bütün imkanları ile değişim karşısında direnmeleri sonucunda Rasulüllah (s.a.v.) Rabbimizin yönlendirmesi ile bir başka adım atarak yeni bir süreci başlatmıştır. Bu süreç Mekke’yi çevreleyen yerleşkelerde bulunan ya da Mekke’ye panayır ve hac mevsiminde dışarıdan gelen kabile ve liderlere İslam’ı arz etme sürecidir. Yani Allah Rasulü (s.a.v.) bu süreçte İslam akidesini ve onun hayata ve toplumsal ilişkilere dair getirdiği düzenlemeleri benimseyecek, İslam akidesi ekseninde yeni bir toplumsal düzenin oluşmasını mümkün kılacak bir destek arayışına girdi. Allah Rasulü (s.a.v.) İsra suresinde de yer alan “Bana kendi katından destekleyici bir güç ver” duasıyla birlikte İslam’ı ve onun arzuladığı toplum modeline geçişi temin edecek güç unsurlarını fiilen İslam’a kazandıracak girişimlerde bulunmuştur.

Rasulüllah (s.a.v.)’in bu girişimleri Medine’nin güç merkezini oluşturan Evs ve Hazreç kabilelerinin İslam’a girmesi ile sonuçlanmıştır. Bunu Rasulüllah (s.a.v.)’e her koşulda dinleyip itaat edeceklerine dair ona biat etmelerinden anlıyoruz. İslam’da devlet başkanının seçimi biat sözleşmesi ile gerçekleşir. Buna göre Allah Rasulü (s.a.v.) ikinci akabe biatında içlerinde Medine’nin ileri gelenlerinin de bulunduğu Müslüman topluluk tarafından devlet başkanı olarak seçilmiştir. Böylece yeryüzünde ilk İslam devleti M. 622 yılında kurulmuş oldu.

Rasulüllah (s.a.v.)’ın hicret kararını bütün bu gelişmelerin ardından aldığını biliyoruz. O halde hicret; baskı ve işkenceden kaçış değildi. Zorba bir yönetimden kaçarak salt sığınılabilecek bir coğrafya arayışı değildir.

Tam aksine hicret; Rabbimizin eşsiz ve emsalsiz ilahi rehberliğinde yol alan Rasul’ün öncülüğünde stratejisi çizilmiş ve Mus’ab b. Umeyr’in koordinatörlüğünde tüm dinamikleri ile İslami akide ekseninde toplumsal bir düzenin kurulmasına hazır hale getirilmiş bir coğrafyaya, vakti zamanı geldiğinde göç etmektir. Bu açıdan bakıldığında hicret bir kaçış değil bir zaferdir.

Hicret; bütün insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkartmak, köhnemiş düşüncelerin neden olduğu sorunsallara çözüm üretmek için gönderilmiş bu evrensel ilahi dine yeryüzünde ilk defa yaşam alanı açmak, kendi projelerini uygulama ve ardından küresel çapta insanlığa model olma imkanı açmaktır…


Yukarı Geri Ana Sayfa