• Suriye Rejimi Zindanlarında 23 Sene
    Suriye Rejimi Zindanlarında 23 Sene
  • “Baas rejimine destek verenin durumu”
    “Baas rejimine destek verenin durumu”
  • Suriye’den bihaber Suriye korosunun hikayesi
    Suriye’den bihaber Suriye korosunun hikayesi
  • “Esed, Maliki ve İranlılar ile Sultan Ahmet’te namaz kılacağız”
    “Esed, Maliki ve İranlılar ile Sultan Ahmet’te namaz kılacağız”
  • Tikrit’e saldıran Irak ordusu mu İran mı?
    Tikrit’e saldıran Irak ordusu mu İran mı?
  • Davutoğlu New York’ta Siyonist Lobi CFR’nin ‘Onur Konuğu’ Oldu
    Davutoğlu New York’ta Siyonist Lobi CFR’nin ‘Onur Konuğu’ Oldu
  • Fransa’da Aşırı Sağın Önlenemeyen Yükselişi
    Fransa’da Aşırı Sağın Önlenemeyen Yükselişi
  • Kerry: “İran, nükleer silah elde etmekten ebediyen yasaklandı”
    Kerry: “İran, nükleer silah elde etmekten ebediyen yasaklandı”
  • İran, Şiddet ve Kaostan Uzak mı?
    İran, Şiddet ve Kaostan Uzak mı?
  • Karzai: ABD bizi kandırdı
    Karzai: ABD bizi kandırdı
Hangi “Köleliği” Tercih Etmeli?
Kölelik, özellikle de tarihsel uzanımları ve modern zamanlarda üstlendiği özel olumsuz anlamlar yüzünden, pek çoklarına itici bir kavram olarak gelmektedir. Gerçekten de, kişinin bir ‘meta’ olarak alınıp-satılması eylemini anımsatan yönüyle...
11 Nisan 2014 14:32 Gösterim : 1.250

Kölelik, özellikle de tarihsel uzanımları ve modern zamanlarda üstlendiği özel olumsuz anlamlar yüzünden, pek çoklarına itici bir kavram olarak gelmektedir. Gerçekten de, kişinin bir ‘meta’ olarak alınıp-satılması eylemini anımsatan yönüyle köleliğin, insan tabiatına yakışmayan bir kurum olduğu söylenebilir. Fakat meseleyi sadece bu açıdan görmek yerine, ‘itaat’ ilişkileri bağlamında değerlendirdiğimizde, bu kurumun, aslında en genel ifadesiyle ‘iktidar ilişkileri’yle de bağlantısını görmek mümkün olmaktadır. Daha açık bir ifadeyle, kölelik, eğer bir buyurgan kişilik olarak efendi ile onun emirlerine itaat eden kişi arasındaki özel bir ilişki biçimiyse, bu durumda, bu ‘özel’ durumu görmeyip, ilişkinin tabiatı üzerinde yoğunlaşmak, özü itibarıyla tarihsel bir kurum olan köleliğin ‘modern’ muadilleri üzerinde de konuşabilmeyi gündeme getirecektir. Yani, bu durumda, kölelik, pekala ‘modern’ dünyanın da (en azından belirli biçimlerde) tecrübe ettiği bir kurum olarak değerlendirilebilir.
Konuya bu açıdan baktığımızda, gerçekten de, ‘modern kölelikler’in, son derece rafine yöntemlerle işleyen sömürü mekanizmaları olduğu ve sonuç itibarıyla, iktidar elitinin gücünü pekiştirme işlevini gördüklerini söyleyebiliriz. Burada elbette bu ‘yöntemler’in içine nüfuz etmek önem arz etmektedir. Modern kölelikleri doğuran ve besleyen ilişki biçimleri, Bentham’ın meşhur hapishanesi Panoptikon veya Orwell’in Büyük Birader’i örneklerinde açıkça simgeleştirmiştir. Foucault’un da işaret ettiği üzere, bireyler, bu ilişkiler ağı içerisinde, hem süreç tarafından belirlenirler hem de sürecin içinde rol alırlar. Bu nedenle, modern dünyada iktidar ilişkilerinden bağımsız birey yoktur. Hatta bu ilişkiler, kişiler tarafından öylesine içselleştirilirler ki, tutsaklıkların en ağırını yaşadıkları halde, bireyler kendilerinin ‘özgür’ olduklarını zannederler. ‘Disipliner’ bir yapısı olan modern toplum, aslında, dar bir hapishaneden kaçan insanların, farkında olmadan girdikleri daha geniş bir ‘hapishane’den başka bir şey değildir.
Bu açıdan bakıldığında, modern toplumu doğuran ‘vahşi kapitalizm’ evresinde kadın ve çocukların da dahil olduğu geniş kitlelerin günde 16-18 saat çalıştırılmaları vakıasını, ‘iş hayatı’ ölçütleriyle değil ‘kölelik’ kavramıyla izah etmek daha kolay olmaktadır. Gerçekten de bu tablo karşısında, bu insanlara yapılan zulmün, Firavun’a kölelik yapanlara uygulanan zulümden beter olduğunu görmemek mümkün değildir. Ancak mesai saatlerinin 8 saate kadar düşürülmüş olmasını, bireyin ‘özgürleşmesi’nin bir kanıtı olarak almak da doğru değildir. Zira burada kapitalist gelişme evresinde, yine iktidar ilişkileriyle bağlantılı olan ‘vaktin siyaseti’ kavramı devreye girmektedir. Buna göre, kendini ‘yeniden üretme’nin yollarını arayan kapitalizm, ‘özünü korumak’ şartıyla, ‘zaman’ı dahi denetim altına almayı istemiş ve böylece mesai saatlerinin düşürülmesi ‘siyaset’ini bilinçli bir şekilde benimsemiştir. Yani mesele, kapitalizmin küresel egemenliğinin devamı şartıyla, insanların ‘daha insani’ şartlarda çalışabilecekleri ortamları hazırlamaktır. Bu ise, kısa-vadede kapitalistin kar marjlarının daralmasına neden olmakla birlikte, uzun-vadede, hem çalışanların daha uzun süre istihdam edilebilmelerine hem de kapitalizmin küresel egemenliğinin pekişmesine imkan vermiştir.
Kapitalizmin kendini ‘yeniden üretme’ konusundaki becerisini tartışırken, tarihsel köleliğin modern dönemde niçin ortadan kalktığını da açıklamamız gerekmektedir. Bunun cevabı açıktır: kölelik, Batı’da feodal ilişkilerin (önce fiilen daha sonra da yasal olarak) iptal olunmasından sonra ortadan kalkmıştır. Ulus ve vatandaşlık kavramlarının gelişmesinin ardından da, bir ‘aidiyet’ kurumu olarak varlığını sürdürememiştir. Yani kölelik, Batı’ya özgü ekonomik ve sosyal şartların değişmesiyle birlikte ortadan kalkmıştır. Yoksa, modern dönemde, ‘insan tabiatı’na aykırı bir kurum olduğu için kaldırılmamıştır. Hal böyle olunca, modern döneme özgü aidiyet ve bağlılık kurumlarının da ‘kölelik’ ilişkisi bağlamında sorgulanması gerekmektedir. Çünkü ‘iktidar ilişkileri’nin biçimi değişse bile, mahiyeti değişmez. Çünkü ‘iktidar’ kavramı, siyasetin özünde yer alır. Siyaset, bir anlamda, iktidarın paylaşımı ve biçimlendirilmesinden ibarettir.
İşte bu noktada, kölelik kurumundaki insan ilişkilerinin tahlili gerekmektedir. Köle, bir ‘efendi’nin emirlerine itaat eden kişidir. Eğer bir ilişkide ‘emre itaat’ özelliği yoksa, orada kölelik ilişkisinden de bahsedilemez. Yani, bir kişi kendisini ‘köle’ olarak kabul ettiği halde, efendisine hiç itaat etmiyorsa, o kişinin ‘köle’ olduğu da söylenemez. Ancak köleliğin, itaatsizliğin olduğu bazı durumlarda da devam ettiğini (istisnai olarak) söyleyebiliriz. Yani bir kişi, köleliğini kabul ettiği halde, bazen efendisinin emirlerine itaatsizlik ediyorsa, bu kişi yine ‘köle’dir. Efendisi, onun bu itaatsizliğini cezalandırır veya bağışlar. Fakat cezalandırma veya bağışlama, o kişiden ‘kölelik’ sıfatını kaldırmaz. Bunun tersi de doğrudur: yani, bir kişi, kölesi olmadığı bir kişiye hizmet etse, onun emrinde çalışsa bile, o kişinin ‘kölesi’ değildir. Sadece hizmet için, belirli bir ücret karşılığında (veya iyilik için) çalışmaktadır. Bu kişi bütün bir ömrü boyunca bu kişi (veya kurum) için çalışsa dahi, ‘köle’ değildir.
İşte ‘zihinsel kölelik’ kavramı öne çıkmaktadır. Tarihsel dönemlerde veya bugün, bütün iktidar odakları, köleliğin zihinlerde yerleşmesi için çaba vermişlerdir. Çünkü zihnen köle olan, bedenen de köle olacaktır. Bu açıdan bakıldığında, modern dönemin özel bir yeri olduğuna kuşku yoktur. Çünkü modern dönemde iktidar eliti, bireylerin zihinleri üzerinde tam bir denetim kurmaya çalışmışlar ve bunda belirli ölçülerde başarılı da olmuşlardır. Hatta bu çabalarını öylesine ileri boyutlara taşımışlardır ki, insan beynini kontrol edebilecek yöntemlerin arayışına bile girmişlerdir. Tek başına bu çaba bile, modern toplumların nasıl bir ‘denetim’ mekanizması altında yaşadıklarını anlamamıza yetecektir. Modern toplumlar, sadece ekonomik ve siyasal kurumlar vasıtasıyla değil, belki daha çok kültürel araçlar vasıtasıyla ‘köleleştirilmişlerdir.’ Demokrasi, özgürlükler, insan hakları gibi yaldızlı kavramlarla zihinleri iğdiş edilmiş modern bireyler, içinde yaşadıkları tutsaklığın farkına bile varmadan ‘güdülmekte’ veya manipüle edilmektedirler. Kitle iletişim araçlarının teknolojik avantajlarını da kullanan iktidar elitleri, kitlelerin psikolojisini belirleyebilmekte ve yığınları, arzu ettikleri istikamette seferber edebilmektedirler. Gerçekten de modern dönemin ‘hakimiyet araçları’ önceki dönemlere göre çok daha sofistikedir ve bu yüzden de modern dönemin ‘zulmü’ öncekilere göre daha ağırdır. Hal böyle olunca, modern dönemin ‘köleliği’ de, tabii ki önceki dönemlere göre daha çekilmez bir yapıda olacaktır!
Modern döneme özgü ‘köleliği’ni tartışırken, ‘bağımlılık’ teorilerine değinmeden geçmek olmaz! Malum olduğu üzere modernizasyon teorilerinin kapitalist hegemonyayı meşrulaştırıcı söylemine karşı üretilen bu teoriler, küresel bazda bir sömürü mekanizmasının her daim devam ettiğini ve ‘geri kalmış ülkeler’in asla ‘ileri’ ülkeleri yakalayamayacağını savunmuşlardır. Burada dikkat çektikleri nokta, geri ‘bıraktırılmış’ ülkelerin, kapitalist üretim ilişkilerinin tabiatında var olan zorunlu mekanizmalar gereği, fakirliğe mahkum olduklarıdır. İşte bu noktada, yine ‘iktidar ilişkileri’ yaklaşımının kavramlarına başvurmamız gerekecektir. İktidar, öyle bir şeydir ki, bir durumda ya vardır ya da yoktur. Yani bir mücadelede kazanan ve kaybeden taraflar vardır. Her iki taraf da aynı anda kazanamaz. Modernleşmeci veya demokratik teoriler bunun aksini söylese de, bu ilişki biçimi, her zaman doğrudur. Bu durumu, uluslararası siyaset alanına taşıdığımızda, şu örneği verebiliriz: Afganistan veya Irak operasyonlarında, bölgesel bir güç olan AB, bir süpergüç olan ABD politikası istikametinde hareket edecektir. Çünkü güç dengeleri açısından, Amerika’nın yanında yer almayı çıkarlarına ‘daha uygun’ bulmaktadır. Peki neden? Aslında bu tercihin altında, AB’nin, Amerika’nın gücüne boyun eğmişliği vakıası yatmaktadır. Fakat uluslararası siyaset terminolojisinde bu, telaffuz edilmez. Ama gerçekte durum budur. Daha açık bir ifadeyle, Amerika, dünyanın bir çok ülkesinde fiilen asker bulundurmaz ama, yine dünyanın bir çok ülkesi, küresel politikalarda (istisnai durumlar hariç) Amerika’nın yanında yer alırlar! Burada da neden aynıdır: iktidar ilişkilerinin dayanılmaz hafifliği! Peki bölgesel güç, süpergücün yanında yer aldığında, her iki ‘oyuncu’ da kazanmış mı olmaktadır? İlk bakışta böyle bir sonuca varmak mümkün gibi görünse de, aslında bu yanlıştır. Çünkü burada bölgesel gücün sözde-kazancı, süpergücün izin verdiği kadardır. Süpergüç, dilerse buna da izin vermeyebilir. Dolayısıyla, esas itibarıyla, bölgesel güç, süpergüç karşısında güçsüzdür, acizdir. Bunu anlamanın en iyi yollarından biri de, BM’de alınan kritik kararlarda, diğer devletlerin süpergücün takındığı tutum karşısındaki manevra kabiliyetlerine bakmaktır.
Bu vakıa karşısında, ulus-devletlerde yaşayanların, ‘özgürlük’ kelimesinin ima ettiği anlamda serbest hareket edebilme imkanına sahip oldukları söylenebilir mi? Süpergüç görünürde bu insanların günlük yaşamlarına karışmamaktadır; ama ya gerçekte? Süpergüç, kendi çıkardığı bir ekonomik kriz sonucu, ülkenin iflas noktasına gelmesini sağlayabiliyorsa, bu ülkenin insanları, ekonomik (ve siyasi) açıdan bağımsız olduklarını iddia edebilirler mi? Tabiatıyla bu sorunun cevabı olumsuzdur. O halde, modern dönemdeki ‘tahakküm’ün (siz ona ‘esaret’ veya ‘kölelik’ de diyebilirsiniz) daha koyu bir şekilde yaşandığına itiraz edebilmek mümkün müdür?
Şu halde, insanların veya toplumların iradelerine, şu veya bu şekilde ipotek konulabilmektedir ve tarih bunun örnekleriyle doludur. Tarihsel kölelik, bunun sadece basit bir formudur. Ve elbette ki, insanların icad ettiği bir kurumdur. Bugün modern kölelik, kapitalist dünyaya hakim olan güç bloğunun icad ettiği bir kurum olarak varlığını sürdürmektedir. Nasıl ki tarihsel kölelik, tarihin bir bölümünde geçerli olan özel iktidar ilişkilerinin sonucu olarak ihdas edilmiş bir kurum olarak işlev görmüşse, modern kölelik de, modern döneme özgü iktidar ilişkilerinin sonucu olarak ihdas edilmiş bir kurum olarak işlev görmektedir. Burada önemli olan, kişilerin bu iktidar ilişkilerinde kendi ‘rolleri’ne ilişkin sorgulamayı yapıp-yapmadıklarıdır. Başka bir ifade ile, kişilerin modern köleliğin temeli olan kavramlar ve kurumlara itiraz edip-etmedikleridir. Özetle, mesele, bir adalet-zulüm meselesidir.
Tam da bu noktada, müminlerin modern köleliğin temellerine olan itirazlarını hangi söylemle dile getirecekleri önem kazanmaktadır. Kur’an terminolojisine vakıf olan müminler, bu itirazın ‘ibadet’ kavramı temelinde dillendirilmesi gerektiğini bilirler. Bu ise, açıkça ‘özgürlük manifestosu’nun kökünden reddi anlamına gelir. Kur’an, kelimenin tam anlamıyla bir ‘ibadet manifestosu’dur. Kölelikle ilgili ayetlere bakıldığında, bunların hepsinin, tarihsel kölelikle ilgili olduğu görülür. Kur’an, ‘Hür’ün ‘köle’ ile bir olmayacağını beyan buyururken, asla, ‘doğal haklar’ teorisinden kaynaklanan bir ‘insan’ (human) tanımı yapmamıştır. Çünkü bu tanımın doğal sonucu, İngiliz ve Amerikan Haklar Bildirgeleri’nde (ve daha sonra 1948 BM İnsan Hakları Bildirgesi’nde) ifadesini bulan ve bazılarını “insanın hevasını ilah edinmesi” tabiriyle izah edebileceğimiz ‘insan hakları öğretisi’ni benimsemektir. Bu ise, müminlerin yapacağı bir iş değildir. Mü’min, her şeyden önce Allah’ın ‘kuludur.’ Nasıl ki, ‘özgürlük’ modern terminolojinin merkezi kavramlarından biri ise, kulluk da, İslami terminolojinin merkezi kavramlarından biridir. Buna göre, aslında bütün insanlar bir şeylerin ‘kuludurlar.’ Yani bütün insanların ‘dini’ vardır. Dinsiz insan olmaz. Bu nedenle Kur’an terminolojisinde, ateist de ‘dindardır.’ Şu halde, ‘özgürlük manifestosu’ kandırmacadan başka bir şey değildir. Hayat, bağlılıkların toplamıdır. Toplum yaşamı, tam bir aidiyetler yumağıdır. Bir bağdan kurtulan, başka bir bağla bağlı olacaktır. Bir dinden çıkan, başka bir dine girecektir. İşte bu yüzden, kimden veya neden azade olunacağı değil, kime veya neye bağlanılacağı önemlidir. Zaten ‘ibadet’ kavramının siyasal içeriği de burada aranmalıdır. Daha açık bir ifade ile, mümin, “ben Allah’ın kuluyum” dediği zaman, aslında, kelimenin tam anlamıyla ‘siyasi’ bir cümle kullanmış olmaktadır. Bu cümlenin manası şudur: “ben hayatımı, Allah’ın tayin ettiği kurallara göre tanzim ediyorum. Benim bağlanacağım varlık O’dur. Ben O’nun sözlerinin hakikat (Hakk) olduğuna inanıyorum; onun yolunu doğru kabul ediyorum (hidayet). Benim için en üst otorite (ilah) O’dur. Yaratıcı O olduğu için, karar verme (hüküm) hakkı O’nundur ve bu yüzden egemenlik (hakimiyet) de O’na aittir. Bütün bu nedenlerle Allah, tapılacak (ibadet edilecek) varlıktır ve ben de bu nedenle O’nun kuluyum (O’na tapıyorum).” Özgürlük manifestosuna iman edenler ise, bu terminolojinin tam tersi bir söylemin sahibidirler. Onlar da aynen şöyle derler: “Ben ‘özgür’ bir ‘birey’ olarak, hayatımı, bütün bağların üstünde olan aklın kuralları doğrultusunda düzenliyorum. Beni bağlayan tek bağ, bilimdir. Ben bilime inanırım. Doğru, benim için bilimin doğrularıdır. Bu yüzden en üst otorite (en hakiki mürşit) bilim (ilim) olmalıdır. Doğrunun ne olduğuna da bilim karar vermelidir ve bu nedenle hakimiyet, (kayıtsız ve şartsız) doğadaki tek akıllı varlık olan insana (veya millete) ait olmalıdır.” Dikkatli bir gözle bakıldığında, ‘özgürlük’ kavramını yüceltenler de, son tahlilde, ‘akl’a veya ‘millet’e bağlılıktan bahsetmektedirler ki, bu da zaten bizim tezimizi doğrulamaktadır. Kur’an terminolojisine vakıf olan müminler bilmektedirler ki, rab, ilah, din ve ibadet kavramlarının geçtiği yerlerde, ideolojik/siyasi içerikli mesajlar verilmektedir. Bu da göstermektedir ki, Kur’an’ın insan eylemlerini tanımlamak üzere kullandığı kavram ‘ibadet’tir. Hürriyet (‘Özgürlük’) Kur’an’da hiçbir yerde geçmemektedir. Hürr kavramıyla ise, sadece klasik manada kölelik ilişkisinden kurtulmuş olan kişi kast edilmektedir.
Burada dikkat edilecek bir diğer ince nokta da, efendi-köle ilişkisiyle ilgili ayetlerde, ‘köle’nin karşılığı olarak kullanılan kelimenin ‘abd’ olmasıdır. Kur’an bu kelimeyi esas itibarıyla ‘kul’ teriminin karşılığı kullanmaktadır. Bizler de ‘Abdullah’ kelimesini, ‘Allah’ın kulu’ olarak tercüme ederiz ki, doğrudur. Ancak bu tercümenin, Kur’an terminolojisi açısından yaklaşıldığında, ‘Allah’ın kölesi’ şeklinde yapılmasının da bir mahzuru yoktur. Çünkü gerçekten de, mümin, aynı zamanda Allah’a ‘itaat’ bağıyla da bağlıdır. Nitekim Kur’an’da bir çok yerde klişe ifade olarak “Allah’a ve Resulüne itaat” edilmesi emredilmektedir. Elbette ki mü’minin Allah’ın kölesi olması, O’nun emirlerine itaat etmekle ilgilidir. Ancak dikkat edilirse, kölenin efendisine kölelik yapması da yine özde bir ‘itaat’ ilişkisidir. Bu açıdan bakıldığında, Kur’an’ın kullandığı ‘ibadet’ kavramının, hayatın gerçeklerine ne denli uygun olduğu açıkça görülür. Bu konuda pek çok ayeti örnek göstermek mümkündür ama burada kullanımlardaki benzerlik yüzünden sadece iki ayeti almamız yeterli olacaktır. Mü’minun suresi, 47. ayette “kavimleri bize kul(köle) iken, bizim gibi iki insana mı inanacağız” buyurulurken, Enbiya suresi, 73. ayette de peygamberlerden bazıları kast edilerek: “onları bizim emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlar işlemeyi, namazı dosdoğru kılmayı, zekatı vermeyi vahyettik. Onlar sadece bize kulluk eden kimselerdi” denilmektedir. Her iki ayette de kullanılan kelime a-be-de kökünden türemiştir. Ancak ilk ayette Firavun’un kavmi, Hz. Musa ve Hz. Harun’a hitaben bu ifadeyi kullanmakta ve İsrailoğulları’nın Firavun kavmine ‘kul’ (veya ‘köle’) olduklarını söylemektedirler. İkinci ayette ise, Allah-u Teala, peygamberlerine hitaben: “onlar bizim kulluk eden kimselerdi” demektedir. Yani Kur’an, İsrailoğulları’nın Mısır’daki Firavun yönetimine karşı pozisyonlarını da, peygamberlerin Allah’a karşı konumlarını da aynı kelimeyle (yani ‘ibadet’le) tasvir etmektedir. Çünkü her iki durumda da, gerçekten yapılan eylemi en iyi karşılayan kelime ‘ibadet’tir. (Kur’an’a bu gözle bakıldığında, ibadet kavramının ilah, rab ve din kavramlarıyla bağlantısını kurmak ve Firavun’un: “ben sizin yüce rabbinizim” ayetini de, “nefsini ilah edineni gördün mü?” ayetini de anlamak kolaylaşmaktadır.) Buradan çıkarılacak sonuç ise elbette şudur: insan, kulluğu (veya köleliği) kime karşı yaptığına dikkat etmelidir. İnsana yakışan, sadece Allah’a kul (veya köle) olmasıdır. Bunu başaramayan kişi, mutlaka başkalarına (veya başka bir varlığa) kul/köle olur. Kur’an, bu hakikati, bize bütün çıplaklığıyla göstermiştir. Bizim yapmamız gereken, sadece Kur’an’a samimiyetle yaklaşmaktır. Bunu yaptığımızda, o, hazinelerini bize açacaktır.

Kaynak: Nida Dergisi


Yukarı Geri Ana Sayfa