• Suriye Rejimi Zindanlarında 23 Sene
    Suriye Rejimi Zindanlarında 23 Sene
  • “Baas rejimine destek verenin durumu”
    “Baas rejimine destek verenin durumu”
  • Suriye’den bihaber Suriye korosunun hikayesi
    Suriye’den bihaber Suriye korosunun hikayesi
  • “Esed, Maliki ve İranlılar ile Sultan Ahmet’te namaz kılacağız”
    “Esed, Maliki ve İranlılar ile Sultan Ahmet’te namaz kılacağız”
  • Tikrit’e saldıran Irak ordusu mu İran mı?
    Tikrit’e saldıran Irak ordusu mu İran mı?
  • Davutoğlu New York’ta Siyonist Lobi CFR’nin ‘Onur Konuğu’ Oldu
    Davutoğlu New York’ta Siyonist Lobi CFR’nin ‘Onur Konuğu’ Oldu
  • Fransa’da Aşırı Sağın Önlenemeyen Yükselişi
    Fransa’da Aşırı Sağın Önlenemeyen Yükselişi
  • Kerry: “İran, nükleer silah elde etmekten ebediyen yasaklandı”
    Kerry: “İran, nükleer silah elde etmekten ebediyen yasaklandı”
  • İran, Şiddet ve Kaostan Uzak mı?
    İran, Şiddet ve Kaostan Uzak mı?
  • Karzai: ABD bizi kandırdı
    Karzai: ABD bizi kandırdı
Cihad sahalarındaki tekfircilik tehlikesi
Cihad sahalarındaki tekfircilik tehlikesi
Bismillahirrahmanirrahim, “İnsan hayrı istediği kadar şerri de ister. İnsan pek acelecidir!” (İsra 11) Şüphe yok ki İsra Suresi’ndeki Rabbimizin bize buyurduğu bu ayetin üzerinde hikmetle düşünmekte yarar vardır. Bu ayet gerçekten insan karakterini ve genel tavrını iyi açıklayan bir...
26 Şubat 2015 12:01 Gösterim : 1.009

Bismillahirrahmanirrahim,

“İnsan hayrı istediği kadar şerri de ister. İnsan pek acelecidir!” (İsra 11)

Şüphe yok ki İsra Suresi’ndeki Rabbimizin bize buyurduğu bu ayetin üzerinde hikmetle düşünmekte yarar vardır. Bu ayet gerçekten insan karakterini ve genel tavrını iyi açıklayan bir ayettir. İnsanoğlu çoğu kere aceleci tavrı nedeniyle felakete, yine aynı aceleci tavrı sebebiyle şerre sürüklenmiştir. Bu münasebetle bugünkü bahsimizi bu minval üzere açıklamaya çalışalım.

Burada konu edineceğimiz husus, daha önce de değindiğimiz gibi, yakın dönem ‘çağdaş’ cihad tarihi içerisindeki Harici/Tekfirci fitnesidir. Bu mesele, günümüzde yaşanan pek çok felaketle de ilişkili olması itibariyle, dikkate değer ve bir o kadar da anlamlıdır. Günümüzde yaşanan benzer fitne ve nifak hareketlerini daha doğru ve sağlıklı bir biçimde değerlendirebilmek için, hiç şüphesiz, yakın tarihimizde yaşamış olduğumuz tecrübelere bakmamız bize bir avantaj sağlayacak, meseleyi daha iyi kavrayabilmemize yardımcı olacaktır. O halde daha fazla uzatmadan, bilebildiğimiz ve hatırlayabildiğimiz kadarıyla, bu tarihsel olaylardan bahsedelim. Ve sonra;

Erken dönem Mısır tecrübesi

Yakın dönem İslam Tarihi içerisinde ortaya çıkan, bilinen en meşhur tekfirci fırkalardan birisi, Mısırlı Mustafa Şükri liderliğindeki “Tekfir ve’l Hicre” grubudur. Bu grup aslında kendisini “Cemaat’el Muslimin” olarak isimlendirmiştir. Tekfirdeki aşırılıkları ve toplumu terkedip “hicret” etmeli sebebiyle, bu isimle anılmıştır. Zamanla bu ifade galatlaşmıştır.

Eski bir İhvan-ı Muslimin mensubu olan Mustafa Şükri, Mısır’da diktatör Nasır döneminde zindana atılan on binlerce İhvan mensubundan sadece birisiydi. Bu dönemde özellikle zindanda geçirdiği ağır işkence tecrübesi, Mustafa Şükri’nin fikir ve görüşlerinde gittikçe sertleşen bir tutum almasına sebep oldu.

Nasır’ın ardından Enver Sedat’ın iktidara gelmesi ve Nasır’a göre daha yumuşak bir politika izlemeyi tercih eden Sedat’ın hapisteki İhvan mensuplarını serbest bırakması üzerine Mustafa Şükri de hapisten çıkmıştır. Bu süreçte İhvan’ın tutumunda bir yumuşama olduğunu düşünen Şükri, İhvan’ın Seyyid Kutub’un ortaya koyduğu ideallere ihanet ettiğini öne sürmüş ve bu gruptan ayrılmıştır.

Seyyid Kutub’un görüşlerini daha radikal bir biçimde yorumlayan Şükri, zaman içerisinde yine kendisi gibi hapis tecrübesi yaşamış eski ihvan mensuplarından oluşan Şeyh Ali Abduh İsmail liderliğindeki yeni bir topluluğa katılmıştır. Kısa süre sonra grubun liderliği Mustafa Şükri’ye geçmiştir.

“Cahiliyye toplumu” olarak adlandırdığı Mısır toplumunu tekfir eden Cemaat, kısa süre sonra kendi cemaatleri dışındaki herkesi kafir ilan etmeye başladı. Bu grubun adını “Cemaat’ul Muslimin” koymasındaki espri de budur. Toplumu tekfir eden bu grup, cahili Mekke toplumu gibi gördüğü halkın yaşadığı yerlerden hicret edilmesi gerektiği görüşündeydi. Bu şekilde kuracakları “Medine” toplumuyla İslami mücadelenin ikinci merhalesine geçilecekti. Bu sebeple cemaat mensupları şehirleri ve kasabaları terk edip, çöllerde ve ücra köşelerde kendilerine yeni yerleşim yerleri kurdu. Bu grupta ahir zaman ve mehdilik anlayışı da güçlüdür.

Kısa süre sonra Sedat yönetimi tarafından baskılara maruz kalan grup, bazı saldırılara karıştı ve bunun üzerine cemaat mensupları üzerine bazı baskınlar yaşandı. Mustafa Şükri yakalanarak 1978 yılında idam edildi. Buna karşın Tekfir ve’l Hicre cemaati bir süre daha varolmaya devam etti.

Burada dikkat çekici bir kaç hususu vurgulamakta yarar var. Bu cemaatin temel özelliklerinden bir tanesi, “silsile tekfir”dir. Buna göre kafir olarak gördükleri belli bir şahıs ya da grubu bir başkası kafir görmediği takdirde, onları kafir görmeyenler de kafir olacaktır. Bu öyle bir tekfir anlayışıdır ki, tekfir etmeyeni tekfir etmeyen de tekfir edilir. Bu halka böylece yeryüzünde kendilerinden başka kimse kalmayıncaya kadar insanları/cemaatleri tekfirle sonuçlanır. Örneğin, bir şahıs Enver Sedat’ı tekfir etmiyorsa kafirdir. Bir başka şahıs da Enver Sedat’ı tekfir etmeyip kafir olan bu kişiyi tekfir etmiyorsa, o da kafirdir. Bunun da ardından ilk iki halkadaki tekfir edilenleri tekfir etmeyen de kafirdir ve bu zincir böylece devam eder.

Bu cemaatin bir başka özelliği ise, oldukça “cesur” olmaları ve ibadete çok düşkün olmalarıdır. Öyle ki, bu grub mensuplarını ibadet ederken gören alimler bile kendi ibadetlerini hakir görmüştür. Tekfir ve’l Hicre mensupları oldukça cesur insanlardı ve açıkça bir polisin yanına gidip Enver Sedat’ı tekfir ettiklerini, o polisi de tekfir ettiklerini söyleyip hapse girerlerdi. Hapiste ağır işkenceler görmelerine rağmen yine de bu sözlerinden geri dönmezlerdi.

Yine Tekfir ve’l Hicre Cemaati’nin önemli özelliklerinden biri de, liderleri Mustafa Şükri’nin karizmatik karakterinin etkisidir. Mustafa Şükri Mısır’ın güneyindeki Asyut şehrinden olup, tarım mühendisliği okumuş biridir. Buna karşın duruşu ve hitabeti oldukça etkilidir. Bunun yanında şiirleri de cemaat mensupları üzerinde son derece ikna edici olmuştur. Yine cesaret sahibi olan bu şahsiyet, idama götürüldüğü halde fikirlerinden vazgeçmemiştir.

Bu cemaatin mensupları Mısır’da tağuti rejime karşı mücadele eden, sadece yumuşak buldukları İhvan-ı Müslimin Hareketi’ni tekfir etmekle kalmamış, aynı zamanda kendilerinden başka geriye kalan diğer bütün grupları da tekfir etmiştir.

Abdullah Azzam, bu cemaatten bir gençle yaşadığı bir anısında, söz konusu gencin namaz vakti geldiğinde kendi arkasında namaz kılmayışını ibretle anlatır.

Zaman içerisinde bu cemaat yok olmuştur ya da iyice marjinalleşmiştir. Bugün hala bu cemaatin kalıntılarının Sina çölünün ücra köşelerinde varlığını sürdürdüğü söylenir. Mısır’da yaşanan bu tecrübe, çağdaş İslami Hareketler tarihinde yaşanmış önemli bir tecrübedir.

Cezayir tecrübesi ve Cemaati İslamiyye’tul Musallaha

Mısır’da yaşanan Tekfir ve’l Hicre tecrübesinin ardından ortaya çıkan bir diğer tekfirci grup Cemaati Musallaha, Cezayir’de etkili olmuş ve ülkede yaşanan kanlı iç savaşta Cezayir’deki Cunta’yı bırakıp, İslami grupları ve sıradan halkı hedef almaya başlamasıyla korkunç bir bilanço ortaya çıkarmıştır. Bu grubun ortaya çıkış sürecinde Fransa’ya karşı verilen Cezayir Kurtuluş Savaşı ve Afganistan Cihadı’nın ardından yaşanan gelişmeler de belli oranda etkili olmuştur. Ama elbette bu gelişmelerin en büyük tetikleyici, ülkede yaşanan kanlı darbedir.

1991 yılı sonunda gerçekleştirilen seçimlerde Cezayirli Abbas Medeni ve Ali Belhac gibi liderlerin önderliğindeki FIS(Cebhet’ul İslamiyyet’u li’l İnkaz/İslami Selamet Cephesi) seçimin birinci turunda oyların yüzde 80’ninden fazlasını almayı başarmış ve bunun üzerine daha seçimin ikinci turuna girilmeden zaferi garantilemiştir. Bu olay karşısında harekete geçen Fransa destekli Cezayir ordusu 1992 Ocak ayı itibariyle darbe yapıp, seçimleri geçersiz saymış ve FIS mensuplarını tutuklamaya başlamıştır. Ordunun seçimlere yaptığı bu kanlı müdahalenin ardından ülke karışmış ve İslami muhalefet silaha sarılmaya başlamıştır.

Henüz Afganistan’da Sovyet işgalinin yeni bitmiş olması ve oradan binlerce Cezayirli Arap-Afgan(Afganistan’da savaşmış Araplara verilen ad) mucahidi Cezayir’e geri dönmekteydi. Tam da bu olayların bu sırada yaşanması, Afganistan’dan dönen bu tecrübeli savaşçıları harekete geçirmiştir.

O sırada Askeri cuntaya karşı ayaklanan İslami gruplar, pek çok farklı lider ve yapı altında rejime karşı savaşmaya başlamıştır. Bu gruplar arasında bir tanesi kısa sürede sivrilmeyi başarmıştır. FIS’in etkili olduğu silahlı grupların erken dönemlerinde Mansur Meliani ve bir grup “Arap-Afgan” ayrılıp kendi gruplarını kurdu. Meliani tutuklandı, onun ardınsa grubu Abdulhak Liyada tekrar toparladı. Ancak kısa bir süre sonra o da Fas’ta yakalanıp Cezayir’e teslim edildi. Bu sefer grubun başına Şerif Gusmi geçti.

Bu dönemde ülkede başta FIS’in askeri kanadı olmak üzere pek çok farklı silahlı İslami grup liderleri Cemaat Musallaha’ya katılmaya başladı. İlginç olansa, bu liderleri Musallaha Cemaati’nin aslında tehdit etmiş olmasıydı. Bu liderlerin gruba “içeriden değiştirme umuduyla” katıldıkları söylendi. Bu süreçte oldukça güçlenen Musallaha Cemaati, ülkenin ciddi bir kısmında kontrol sağladığı gibi, diğer grupları bastırmıştır. Tam bu sırada grubun lideri Şerif Gusmi kendini “halife ilan etmiş” ve “Emir’ul Mu’minin” sıfatını almıştır.

Hilafet ilanı ülkede ve grup içerisinde tartışmalara ve ayrılıklara sebep olmuştur. Grupsa bu kişi ve yapıları hedef almaya devam etmiştir. Ülkede bulunan diğer İslami grupların barış ve müzakere tekliflerini reddeden Musallaha Cemaati, bu grupların liderlerini hedef alarak katletmiştir. Bu süreçte gruba rejimin ciddi anlamda sızdığı iddiaları gündeme gelmiştir.

Bu süreçte grubun liderliğine Cemal Zeytuni gelmiştir. Bu dönemde Fransa’yı da hedef alan bir dizi saldırı düzenleyen Cemaat Musallaha, ülkede de gitgide artan bir biçimde halka saldırılar düzenlemeye başlamış ve iyice marjinalleşme emareleri göstermiştir.

Tüm bu yaşananlar grup içerisinde ciddi parçalanmalara ve ayrılıklara sebep olmuş ve gruptan ayrılan bir başka grup Cemal Zeytuni’yi öldürmüştür. Cemal Zeytuni’nin ardından Cemaati Musallaha’nın başına geçen Antar Zuvabri ise 2002 yılındaki ölümüne kadar yakın dönemde tanık olunan ender vahşetlere imza atmış bir isimdir.

Ülkede normal halka yapılan saldırılar okullarda çocukların öldürüldüğü, bazı köylerin haritandan silindiği ve diğer İslami cemaat mensuplarına suikastların düzenlendiği saldırılarla ülkedeki Cunta karşıtı mücadelenin adeta sonunu getirmiştir. Bu dönemde grup tamamen tekfirci bir çizgiye savrulmuş ve kendi dışındaki herkesi tekfir(harici) eden bir akideyi benimsemiştir.

Bu cemaatin tekfirci çizgisi karşısında 1998 yılında gruptan ayrılan Cemaati’s Selefiyye li’d Da’vet’i ve’l Kital grubu, daha sonra El Kaide’nin bölgedeki kolu haline gelerek El Kaide İslami Mağrib adını almıştır.

Afganistan / Pakistan tecrübesi

Hiç şüphesiz özellikle yakın dönem cihadi hareketler için Afganistan ve Pakistan’da yaşanmış olan bir başka tekfirci cemaat tecrübesi olan, Ebu İsa er-Rifai liderliğindeki Cemaati Müslimin grubu, önemli bir dönüm noktası olmuştur. Zira bu hareket, neredeyse El Kaide ve Taliban’la aynı bölge ve taban üzerinde bir hakimiyet oluşturmuş ve daha sonra tarih sahnesine karışmıştır.

Ürdün’ün Zerka şehrinde doğan Filistin asıllı Ebu İsa er-Rifai ülkesinde İhvan-ı Müslimin’e katılmış, daha sonra Afganistan’da Sovyetlere karşı başlayan cihad’a katılmış ve orada savaşmıştır. Bu dönemlerde Abdullah Azzam ve Usame bin Ladin gibi isimlerle de tanışan Rifai, savaştan sonra ülkesi Ürdün’e döndüğünde, İhvan-ı Müslimin grubuyla yollarını ayırmıştır. Ürdün’de bulunduğu dönemlerde Makdisi ve Zerkavi’yle de iletişim kuran Rifai, burada cihadi grupların propaganda faaliyetlerini yürütmüştür. Daha sonra yakalanarak hapsedilmiştir. Bir süre hapiste kalıp işkence gören Rifai ve bir grup arkadaşı, hapisten çıktıktan sonra Ürdün’ü terkedip Pakistan’ın Afganistan sınırındaki Peşaver şehrine hicret etmiştir.

1992 yılı tam da Pakistan/Afganistan bölgesinde ciddi bir boşluğun oluştuğu bir zamana tekabül etmektedir. Zira Afgan grupları birbirlerine girmiş, Abdullah Azzam gibi toparlayıcı bir lider şehid(inşaallah) edilmiş, Usame bin Ladin ise grubuyla birlikte önce ülkesine dönmüş, daha sonra Sudan’a geçmiştir. Yaşanan bu kaos ortamında Rifai ve arkadaşları, Osman Filistini, Ebu Eyyub el-Barkavi gibi Sudanlı bazı isimler bir araya gelip istişarelerde bulunuyordu. Çıkış yolunun müslümanları bir araya getirebilecek bir “liderlik” olduğu, bunun da müslümanları bir araya toplayacak bir “halifeyle” mümkün olduğu kararına varıldı.

Bu süreçte aralarında bir halife seçmeye karar veren bu grup, aralarında “Kureyşi” bir şecereye sahip birinin olmaması sebebiyle bir kişi üzerinde anlaşamadı. Bu arada Londra’ya gidip kendine daha çok taraftar toplayan Ebu İsa, Peşaver’e tekrar geri döndükten sonra, bu sefer aslında kendisinin “peygamber soyundan geldiğini” keşfetti ve böylece Kureyşi bir şecereyle hilafetini ilan etti. Böylece “Ebu İsa Muhammed Ali bin Ahmed el-Haşimi el Kureyşi”ye Emir’ul Mu’minin olarak biat ettiler. Kendine görev olarak Ahkam-ı Şeriyyeyi uygulayıp, cihad yoluyla Allah’ın adını yüceltmek ve bunu yaymak olarak belirleyen Ebu İsa ve grubu, etraftan biat toplamaya ve müslümanların gruplarına biatının vucubiyetine dair bir çalışma içerisine girdi.

Ebu İsa’nın grubu pek çok ülkeden destekçi bulmuş olsa da, takipçilerinin büyük bir kısmını Kuzey Afrikalı/Mağribliler oluşturuyordu. Hilafet ilanın ardından diğer gruplardan biat isteyen Cemaati Muslimin grubuyla gerginlikler baş gösterdi ve bazı çatışmalar yaşandı. Özellikle Horasan’daki Arap mucahidlerin kendilerine biat etmesini isteyen grup, El Kaide’den de biat istedi.

Kendisine biat etmeyenleri halifeye karşı gelmekle suçlayan ve cezalarının ölüm olduğunu ilan eden grup, Afganistan’ın Kunar bölgesinde tutunmaya çalıştı. Bu dönemde çeşitli suç ve iddialara maruz kalan grup, aynı dönemde Afganistan’da yükselen ve halk ve alimlerin desteğini alan Taliban ve lideri Molla Ömer karşısında tutunamayıp Afganistan’ı terketmek zorunda kaldı. Zira halkın ve silahlı grup ve komutanların büyük bir kısmı Taliban’a katılmış, alimlerse ülke çapında topladıkları büyük bir şurayla Molla Ömer’i Emir’ul Mu’minin ilan etmişlerdi. Bu durum karşısında Ebu İsa tutunamayıp bölgeyi terketti.

İngiltere’ye dönen Ebu İsa, davasını burada sürdürmeye devam etti. Kendisine katılmayan grupları tekfir etmeye başlayan bu cemaat, kaçınılmaz olarak harici bir ideolojiye savruldu. Zaman içerisinde grup marjinalleşip yok olmanın eşiğine geldi. Ebu İsa artık dikkate alınmaz bir isim olmuş, 2006 yılına gelindiğinse İngiltere’de hapse atılmıştır. Ebu İsa’nın grubuna mensup ilginç isimlerden bir tanesi, Ebu Ömer el-Kuveyti’dir. Ebu Ömer el-Kuveyti, IŞİD’in ilanın ardından bu gruba katılmış ve bu grupta Şeri olarak görev almıştır. Son dönemde akıbetine dair farklı iddialar mevcuttur.

Genel olarak cihad sahalarındaki aşırılıklar

Afganistan Cihadı’ndan başlayarak yakın dönem cihad sahalarında dönem dönem tekfircilik bazen bireysel düzeyde, bazen grup bazında baş göstermiştir. Yukarıda değindiğimiz Cemaati Müslimin, Afganistan örneğinde yaşanan grup bazında bir yöneliştir. Bunun yanı sıra bireysel düzeyde de mucahid liderler ve alimler, gençlerin aşırı ve aceleci tavırları sebebiyle bir takım tekfirde aşırılıklarla karşılaşmış ve bunların önüne geçmeye çalışmışlardır.

Bu anlamda Afganistan tecrübesini en iyi anlatan Abdullah Azzam’ın eserleri, bu nevi aceleci ve aşırıya kaçan tekfirci gençlerin hikayeleriyle doludur. Sırf muska takıyor diye bütün Afganları tekfir eden, türbeler var diye cihadı terkeden, ağaçlara çaput bağlayanların kanını helal gören bu nevi aceleci ve ilimden yoksun kişiler, yaşanan mücadeleyi her zaman daha da zorlu hale getirmişlerdir.

Afganistan tecrübesinin ardından gelişen Bosna cihadı da tekfirde aşırıya kaçan bazı kişiler yüzünde zor anlar yaşamıştır. Yaşadığı tarihsel tecrübe neticesinde İslam’dan bir hayli uzaklaşmış olan Boşnak Halkına yönelik uygulanması gereken tedrici yöntemle ıslah çabasının yerine, bazı kişiler tekfir yoluna giderek oradaki cihadın ifsad edilmesi tehlikesini doğurmuştur.

Yine Bosna’nın ardından Çeçenistan ve genel anlamda ortaya çıkan Kafkasya cihadı da tekfircilik sorunuyla karşılaşmış ve bu durum Hattab gibi büyük İslam mucahidlerini zor durumda bırakmıştır. Her ne kadar Hattab, Ebu Velid, Kadı Ebu Ömer ve Şamil Basayev gibi mucahid önderlerin tedrici ve tekfirde aşırılıktan uzak yaklaşımlarına rağmen, bazı kişi ve gruplar burada da rahat durmayıp halka karşı sorunlara yol açacak uygulamalara imza atmıştır. Bu zamanla ülkede belli kesimlerin cihaddan uzaklaşmasına sebebiyet vermiştir.

1999 yılında Çeçenistan’daki mucahidleri Dağıstan’a davet eden cemaatlerin içinde bulunan bazı tekfirciler operasyonu akamete uğratmış ve Dağıstan’a mucahidler ulaştığında ise onlara destek vermekten kaçınmıştır. Tekfircilerin bu ihaneti sonucu mucahidler Dağıstan’da ciddi kayıplar vermiştir.

Bütün bu tekfirci kişi, yapı ve grupların fitnesinin ardından özellikle 11 Eylül’den sonra cihad sahalarında etkisini artıran El Kaide, bu tarz kişi ve grupları mümkün olduğunca cihad sahalarından uzak tutmaya çalışmıştır. Islah olabilecek kişi ve grupları belli oranda kontrol altında tutarak fitnelerinin yayılmasının önüne geçmeye de çalışmıştır. Ama bu durum özellikle Irak’ta patlak veren fitneyle farklı bir aşamaya varmıştır.

Bu bahsi kapatmadan önce, bir isime çok kısaca değinmekte fayda var. Yine Sovyetlere karşı Afganistan cihadına katılmış bir isim olan Şeyh Abdulkadir bin Abdulaziz’in yazmış olduğu eserler, özellikle bazı gençlerin tekfirciliğe savrulmasına sebebiyet vermiştir. Şeyh’in el-Umde gibi eserlerini ilmi bir vukufiyetleri olmadığı halde okuyup çevresindekileri tekfir eden gençler, El Kaide’nin de dikkatini çekmiş ve Şeyh Atiyetullah, bu meseleye dair yaptığı açıklamada, ilim ehli olmayan gençlerin bu tür eserleri okumaması gerektiğini söylemiştir.

Irak Fitnesi ve Tekfirin araçsallaştırılması

Yukarıda saydığımız tekfirci/harici cemaatler içerisinde hiç şüphesiz özelde cihadi harekete, genelde ise bütün Ümmet’e en büyük zararı veren, Bağdadi Cemaati’nin başlattığı fitne olmuştur. Önceleri El Kaide’ye bağlı olan bu grup, El Kaide’ye isyan edip biatını bozduktan sonra, kendisine El Kaide tabanında destek toplayabilmek için tekfiri adeta bir silah olarak kullanmıştır.

Irak’ta tekfircilik 2003 yılında başlayan cihadın erken dönemlerine kadar dayanmaktadır. Daha Ebu Mus’ab ez-Zerkavi hayattayken Irak El Kaidesi içerisinde bazı kişilerin tekfirde aşırıya gitmesi üzerine Şeyh Zerkavi bu kişilere müdahale etmek zorunda kalmıştır. Özellikle Şeyh Zerkavi’nin şehadeti(inşaallah)’nin ardından yaşanan süreçte grup gittikçe kontrolden çıkıp, tekfircilerin güç kazandığı bir yapıya dönüşmüştür.

Ebu Hamza el-Muhacir’in liderliği ve Irak İslam Devleti’nin ilanıyla birlikte farklı bir merhaleye geçilmiş, bu dönemde Irak cihadı zor günlerle karşılaşmıştır. Irak İslam Devleti Şeri Kadısı Ebu Süleyman el-Uteybi’nin El Kaide Merkez’e yazdığı bir mektupta, özellikle tekfirde aşırıya kaçanların fitnesinden bahsetmiştir. Burada yapıya sızmalar da büyük rol oynamıştır.

Son olaraksa Ebu Bekir el-Bağdadi’nin IŞİD’i ilan etmesi ve El Kaide Merkez’in kararlarına karşı çıkmasıyla birlikte tablo büsbütün değişmiştir. Bu durum karşısında tekfir “kartını” kullanmaya başlayan IŞİD, El Kaide’yi menhecden sapıp, “ılımlılaşmakla” suçlamaya başlamış, nitekim sözcüleri Ebu Muhammed el-Adnani’nin yaptığı bir açıklamada, El Kaide’yi “İbrahim Milleti’nden sapmakla” itham ederek tekfire varan bir suçlamada bulunmasıyla doruk noktasına ulaşmıştır.

IŞİD burada da sık sık başvurulan bir yöntemi kullanmaya başlamış ve “silsile tekfir” yoluyla tekfire başlamıştır. El Kaideyi yeterince “tekfirci” olmamakla suçlamaya başlayan IŞİD, bu şekilde El Kaide’nin tabanını da kendisine karşı çevirmeye çalışmıştır.

IŞİD, yine tekfirci cemaatlerde çokça rastlanan “hilafet ilanı”nda da bulunmuş ve kendisine biat etmeyen herkesi tekfir etmeye başlamıştır. Hali hazırda IŞİD’in resmi kanallarında da yayınlanan belgelerde, kendisiyle daha önce savaşmış grupların -Nusra(El Kaide) da dahil bütün gruplar- hepsini tekfir ettiğini ortaya koymuştur. Örneğin Deyr ez-Zor’da Nusra(El Kaide) saflarındayken kendisine karşı savaşmış kişilere zorla “mürted olduğunu kabul edip tevbe etme belgesini” imzalattırmaktadır. IŞİD hali hazırda Suriye’de bulunan diğer grupları da yaptığı resmi açıklamalarla tekfir etmiştir(Ahrar’uş Şam’ın da içinde olduğu İslami Cephe de dahil).

IŞİD’in bu noktada tekfiri siyaset aracı olarak kullanmasının en büyük delillerinden bir tanesi de, Irak’ta Baasçı gruplarla birlikte hareket edip onlarla işbirliği yaparken ve bunda bir sorun görmezken, Suriye’de ÖSO ile birlikte Esed’e karşı savaştığı için Nusra’yı tekfir etmesidir. Halbuki aynı şeyi Suriye’de kendisi de vesair defalar yapmıştır. Yine bu grup, Nusra’yı ya da genel anlamda El Kaide’yi tekfir ederken kullandığı pek çok argümanı, kendisi söz konusu olduğunda geçersiz saymakta ya da te’vil etmektedir.

IŞİD’in bu tekfirci tavrı ve tutumu sebebiyle daha önceleri cihad sahalarına sokulmayan ya da mümkün olduğunca engellenen kişiler ve gruplar, bu gruba biat edip katılmaya başlamıştır. Hali hazırda dünyanın dört bir tarafındaki tekfirci cemaatler IŞİD’e katılmaya devam etmektedir. Bu zaman içerisinde IŞİD içerisinde de sıkıntılara yol açmaktadır.

Tekfirciliği bir silah olarak kullanan IŞİD, zaman içerisinde bu silahın ters tepmeye başladığını acı bir biçimde tecrübe etti/ediyor. Önümüzdeki günlerde bu grup içerisinde daha kanlı çatışmaların yaşanmasıyla bu durumu daha net olarak görebileceğiz. Allahualem.

Sonuç

Netice itibariyle biz müslümanlar başımıza gelen musibetlerde de bir hayır olabileceğini düşünmek, dahası bunu imtihanın bir parçası olarak kabul etmek durumundayız. Bu günler sabır gerektiren ve ye’se düşülmemesi gereken günlerdir. Geçmişte de benzer tecrübeler yaşanmış ve saman alevi gibi yanan bu ve benzeri gruplar çok hızlı yükselmiş ve yine bir o kadar hızlı bir biçimde yok olup gitmiştir. Bizler Ehl-i Sünnet olarak aşırıya kaçmadan, ifrat ve tefritten uzak durarak, vasat bir yol üzere, sırat-ı mustakim’de yürümeye gayret göstermeli ve özellikle cihad amelinin bu noktada ki önemine daha bir dikkat çekmeliyiz.

Tarihte yaşanan tecrübelerden ders çıkarmak ve ona göre olanı biteni daha iyi anlayabilmek açısından, hikmetli, basiretli, ferasetli bir tavır takınmak üzerimize olan bir vucubiyet, aynı zamanda Rabbimizin de bize olan imtihanıdır. Mucahid liderlerimiz ve alimlerimizin ortaya koyduğu sahih menhec üzere bu yolda sabr ve sebatla yürüyüşümüzü sürdürmeli ve tekfirci/harici fitnesinin bizi caydırmasına izin vermemeliyiz.

İnşaallah fitnelerin bu kadar çoğalması ve imtihanın bu kadar ağırlaşmış olması, yaklaşmakta olan büyük zaferin de bir müjdecisi gibidir. Bu süreç, cihadın saflarının temizlenmesi süreci olarak değerlendirilebilir. Allah(svt) zafer/nusret vereceği toplulukları ağır imtihanlara tabii tutmuş ve neticede yoldan sapmayıp, safları terketmeyenler güzel akıbete kavuşmuştur. Allah(svt)’ın izniyle bu süreç de böylece atlatılacaktır. Mucahidlerin arasında kalplerinde hastalık bulunan, fitne ve nifak ehli, aşırılar, fırsatçı ve çıkarcılar, şan ve şöhret peşinde koşanlar böylece safları ve mevzileri terkedecek, neticede geriye kalan sabır ve sebat ehli zafere kavuşacaktır inşaallah. Allahualem.

“Muhakkak ki her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.”(İnşirah 5)


Bu haberler ilginizi çekebilir!
Yukarı Geri Ana Sayfa