• Suriye Rejimi Zindanlarında 23 Sene
    Suriye Rejimi Zindanlarında 23 Sene
  • “Baas rejimine destek verenin durumu”
    “Baas rejimine destek verenin durumu”
  • Suriye’den bihaber Suriye korosunun hikayesi
    Suriye’den bihaber Suriye korosunun hikayesi
  • “Esed, Maliki ve İranlılar ile Sultan Ahmet’te namaz kılacağız”
    “Esed, Maliki ve İranlılar ile Sultan Ahmet’te namaz kılacağız”
  • Tikrit’e saldıran Irak ordusu mu İran mı?
    Tikrit’e saldıran Irak ordusu mu İran mı?
  • Davutoğlu New York’ta Siyonist Lobi CFR’nin ‘Onur Konuğu’ Oldu
    Davutoğlu New York’ta Siyonist Lobi CFR’nin ‘Onur Konuğu’ Oldu
  • Fransa’da Aşırı Sağın Önlenemeyen Yükselişi
    Fransa’da Aşırı Sağın Önlenemeyen Yükselişi
  • Kerry: “İran, nükleer silah elde etmekten ebediyen yasaklandı”
    Kerry: “İran, nükleer silah elde etmekten ebediyen yasaklandı”
  • İran, Şiddet ve Kaostan Uzak mı?
    İran, Şiddet ve Kaostan Uzak mı?
  • Karzai: ABD bizi kandırdı
    Karzai: ABD bizi kandırdı
Asıl Terörist ABD’dir
Ali KAÇAR
Yazar : Ali KAÇAR
İkinci Dünya Savaşı’ndan 1990’lı yıllara kadar dünya sağ ve sol olmak üzere iki bloğa ayrılmış, birini Sovyetler Birliği, diğerini ise ABD temsil etmekte idi. Dünya, bu iki emperyal ülke tarafından...
29 Eylül 2014 12:39 Gösterim : 1.066

İkinci Dünya Savaşı’ndan 1990’lı yıllara kadar dünya sağ ve sol olmak üzere iki bloğa ayrılmış, birini Sovyetler Birliği, diğerini ise ABD temsil etmekte idi. Dünya, bu iki emperyal ülke tarafından adeta parsellenmiş, alabildiğine sömürülmekte idi. Bu sömürüyü, kendi arka bahçesine düşen ülkeleri, biri Kapitalizm ve Faşizmden, diğeri ise Sosyalizm ve Komünizmden korumak adına gerçekleştirmekte idi. 1990’lı yıllarda Sovyetler Birliği dağılınca, dünyadaki bu sömürüyü ABD, adına ‘Yeni Dünya Düzeni’ dediği yeni -aslında eski olan- bir politikayla yalnız başına devam ettirmeye kalkışmıştır. Ancak, bu politikanın uygulanmasını, NATO’nun, dolayısıyla da ABD’nin düşmansız kalması zorlaştırmakta idi. Çünkü bu sömürüyü, ABD’nin, düşmansız devam ettirmesi mümkün değildi. Bu nedenle zaman geçirilmeden Komünizmin yerine aynı fonksiyonu görecek/gösterecek -oluşturulmuş/üretilmiş- yeni bir  ‘düşman’a ihtiyaç duyulmakta idi. Çünkü ABD, 1990’lara kadar Sovyetler Birliği, dolayısıyla Komünizmi öncelikli tehdit/düşman olarak göstererek kendi sömürge imparatorluğunu kurmuştu. Sovyetler Birliği’nin dağılması ise, ABD’nin Komünizm dolayısıyla oluşturduğu korku imparatorluğu için de tehlike çanlarının çalınması anlamına gelmekte idi. İşte bu nedenle, 1990’lardan itibaren Komünizmin yerine yeni düşman olarak, İslam ve Müslümanlar yerleştirilmişti. Böylece emperyal işgalci Batılı ülkeler ve onların tetikçi kuruluşu NATO için yeni konsept belirlenmişti. Artık ABD ve yedeğine aldığı diğer emperyal ülkeler, yeni işgallerine ve katliamlarına bu gerekçe ile devam edebilirlerdi. Bu gerekçenin, gerçekçi olması ya da olmaması hiç de önemli değildi. Çünkü bu gerekçe ile dünya kamuoyunda, özellikle de Batı kamuoyunda, İslam ve Müslümanlar aleyhine istedikleri şekilde bir algı oluşturabilirlerdi. Zaten önemli olan da kendi kamuoyları idi. Ayrıca 1979’da gerçekleşen İran devrimi ile aynı yıl gerçekleşen Afgan cihadı bu emperyal ülkelerin gözünü korkutmuştu. Çünkü mazlum halklar, bütün imkânsızlık ve yoksulluğa rağmen kara ve kızıl emperyalizm olarak bilinen ABD ve Sovyetler Birliğini kendi topraklarından kovma cesaretini ve becerisini göstermişlerdi. Bu ise, dünya Müslümanlarını hatta bütünüyle dünyanın mazlum halklarını umutlandırmış ve harekete geçirmişti. Ayrıca sadece Müslümanlar açısından değil, mazlum halklar nezdinde de İslam, yükselen ve cezbeden bir değer haline gelmişti. Bu ise, mazlum halklarda yeni bir güven ve umut meydana getirmişti. Emperyal küresel güçleri asıl korkutan, mazlum halklardaki bu umudun topyekûn bir uyanışa neden olması idi. Dolayısıyla bu umudun, bu emperyal işgalci güçlere göre, derinleşerek yaygınlaşmaması gerekiyordu. İşte bu nedenle, emperyal Batılı ülkeler ve onların tetikçi gücü NATO nezdinde İslam ve Müslümanlar tehdit ve düşman olarak görülmüş ve gösterilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan 1990’lı yıllara kadar Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği, dünyadaki sömürülerini ve işgallerini ciddi bir problem yaşamadan sürdürmüşlerdir. İstemedikleri ya da menfaatlerine aykırı davranan ülkelerde, isyanlar, iç kargaşalıklar, ayaklanmalar, darbeler, daima bu iki emperyalist ülkenin yardım ve desteğiyle gerçekleştirilmiştir. Bunun Afrika’da, Asya’da, Latin Amerika’da ve Ortadoğu’da sayılmayacak kadar pek çok örneği bulunmaktadır. Bu topraklardaki eli kanlı diktatörler, krallar, oligarşik ve despotik yönetimler, halen bu iki ülkenin fiili yardım ve desteğiyle varlıklarını devam ettirmektedirler. En ölümcül ve kitlesel katliamları gerçekleştirici kimyasal ve nükleer imha silahları, bu ülkeler tarafından, masum halklara karşı kullanılmak üzere bölge ülkelerine pazarlanmaktadır; Hiroşima, Nagazaki cehennemi, Sabra ve Şatilla ile Halepçe Katliamı ve Afganistan’da, Irak’ta, Çeçenistan’da, Vietnam’da, Laos’ta, Kamboçya’da, Doğu Avrupa ülkelerinde (Prag Baharı vb.) ve daha sayılamayacak kadar birçok ülkede en vahşi katliamlar, ya bu ülkelerin istihbarat örgütleri ya da bu örgütlerin yardımıyla işbirlikçi yerel yönetimler tarafından gerçekleştirilmiştir. Afganistan’daki ölüm tarlaları, Kunduz, Mezar-ı Şerif, Cenk Kalesi ve Şibirgan Cezaevi eksenindeki, Irak’taki Ebu Gureyb ve ABD’deki Guantanamo’daki yüz karası insanlık dışı vahşet ve katledilen yüz binlerce masum insan, bu ülkenin suç listesindeki sadece birkaç örnektir.

Bu durum, 1990’lı yıllara kadar -adeta el bebek gül bebek gibi- bu iki emperyalist ülke arasında anlaşmalı bir şekilde devam etmiştir. ABD, daha önce Sovyetler Birliği ile danışıklı dövüşle devam ettirdiği bu işgal ve sömürülerini, 1990’lardan sonra ise yalnız başına devam ettirmeye çalışmıştır. Bu çerçevede, 2 Ağustos 1990’da Irak’ı, önce Kuveyt işgaline yeşil ışık yakarak yönlendirmiş, 17 Ocak 1991’de ise BM kararıyla 30 küsur ülkeyi de yedeğine alarak Irak’ı işgale kalkışmıştır. Bu işgal esnasında ve devam eden yıllarda da uygulanan ambargo nedeniyle Iraklı iki milyon civarında[1] masum insan; çocuk, kadın ve yaşlı ayırt edilmeksizin katledilmiş ve Irak’ın tarihi ve ekonomik kaynakları yağmalanarak talan edilmiştir. Oysa düne kadar Saddam diktatörünü destekleyen, silah yardımı yaparak, hem Irak’ın içindeki muhaliflere karşı ve hem de İran’ın üzerine saldırtan yine ABD idi. Hem İran, hem de Irak, 8 yıl devam eden bu kirli savaş nedeniyle büyük oranda hem insan, hem de ekonomik kayba uğramıştır.

Filistin’de, Siyonist İsrail, ABD’den aldığı (gerek askeri ve ekonomik ve gerekse uluslararası kurumlardaki) yardım ve destekle 18 Nisan 1996’da Kana’da ve 25 Şubat 1994’de Hazreti İbrahim Camii’nde insanlık dışı katliam gerçekleştirmiştir[2]. Dolayısıyla bu katliam ve Filistin’de gerçekleştirilen terörden en az Siyonist İsrail kadar ABD de sorumludur. Çünkü Siyonist İsrail’in bu kadar pervasız davranmasının tek nedeni, her halükarda ve her ortamda özellikle de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde, ABD’nin, İsrail’in işlediği her vahşeti veto hakkını kullanarak sonuna kadar savunmuş olmasıdır. Bu nedenledir ki, Filistin’de akan her damla kandan ve katledilen başta bebekler, çocuklar ve kadınlar olmak üzere her sivil insandan Siyonist İsrail’den daha çok ABD sorumludur. Dolayısıyla Filistin’de de asıl suçlu, ABD’dir.

Kana ve katliama doymak bilmeyen ABD, 7 Ekim 2001’de de terörü Afganistan’a taşımıştır. ABD’nin Afganistan’da estirdiği insanlık dışı terörün asıl nedeni, ne insan haklarıdır, ne Afganlı kadınların zorla giydirildikleri iddia edilen burkalarıdır ve ne de Usame bin Ladin’dir. Bu gerekçelerin hiç biri ABD’yi ve ABD halkını zerre kadar ilgilendirmemektedir. Bu işgalin asıl nedeni ise, Afganistan’dan geçecek enerji boru hatlarının ihalesinin, ABD petrol şirketi olan Unocal’a değil de, Arjantin petrol şirketi Bridas’a verilmiş olmasıdır. Dolayısıyla Usame bin Ladin’in teslim edilmesi ya da edilmemesi veya Taliban’ın ülkeyi şeriatla yönetiyor olması ikinci, hatta sonuncu planda kalmaktadır. Bu petrol boru hattı ihalesine kadar ABD, Taliban ile ya da el Kaide ve onun lideri Usame bin Ladin ile ilgili dişe dokunur hiçbir problem gündeme getirmemiştir. Bu ihaleden sonra Afganistan’da insan hakları, kadınlara yapılan baskı ve burka giymeleri, Taliban’ın estirdiği iddia edilen terör (!) gündeme ge(tiri)lmiş ve bu çerçevede uluslararası kamuoyu oluşturulmaya çalışılmıştır.

ABD’nin Afganistan işgali 2011’e kadar devam etmiştir. Bu işgal süresince işgalci güçlerin 2753 askeri öldürülürken, Afgan halkından ise yüz binlerce çocuk, kadın, yaşlı insan katledilmiştir; okullar, hastaneler, ambülânslar, düğün konvoyları, göçler, sivillerin yaşadığı yerler bombalanmış, Afganistan’da taş taş üzerinde bırakılmamış, Afganistan, adeta yaşanılmaz hale getirilmiştir. Ancak ABD öncülüğünde 40 küsur ülkeden oluşan ISAF (Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti)’ın ülkede estirdiği teröre rağmen, halen ülkenin %70’den fazla kısmını Taliban kontrol etmektedir. Şayet halk Taliban’dan memnun olmasa idi, Taliban, hâlâ bunca emperyal işgalci güce ve estirdiği insanlık dışı teröre rağmen ülkenin tamamına yakını kontrol edebilir miydi? Kısacası 2001’den önce her şeye rağmen var olan güven ve huzur ortamı, küresel emperyal ve yedeğindeki işbirlikçi güçlerin gerçekleştirdiği işgalle birlikte yerini korkuya, kaosa ve teröre bırakmıştır. Ülkeye özgürlük getirmek amacıyla işgal eden bu emperyal güçler, sadece katliam gerçekleştirmemişlerdir, ülkeyi de yaşanmaz hale getirmişlerdir. Afganistan’ın bugünkü hali, işgal öncesi Afganistan’ın halini aratır hale gelmiştir. Bunun tek müsebbibi ise, başta ABD olmak üzere ISAF’ın içinde yer alan muharip ya da gayrı muharip güç bulunduran ülkelerdir.

Afgan işgali devam ederken ABD’nin neo con yönetiminin öncülüğündeki işgalci güçler yalan ve aslı astarı olmayan haberlerle Irak’ı işgal etme senaryoları geliştirmeye başlamışlardır. İşgal öncesinde, ABD ve Britanyalı hükümetleri, Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu ve bu silahların koalisyon ülkeleri başta olmak üzere birçok ülkenin güvenliğini ciddi şekilde tehdit ettiği, bol dolar maaşlı uluslararası medyatörler kanalıyla kamuoyu oluşturmaya çalışmışlardır. Birleşmiş Milletler Doğrulama ve Teftiş Komisyonu yetkilileri tarafından kimyasal silahların varlığı konusunda kanıtlarının bulunamadığı belirtilmiş olmasına rağmen, satılık yazılı ve görsel medya kanalıyla dünya kamuoyu aksine yani var olduğuna inandırılmıştır. Bazı ABD’li görevliler de Saddam Hüseyin’i, El Kaideye destek vermek ve barındırmakla suçlamışlar, ancak bu da yani Saddam ile El Kaide’nin ilişkileri hiçbir zaman ispatlanamamış hatta yalan olduğu, işgal için üretilmiş haberler olduğu dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell tarafından  açıklanmıştır.

2002 ile 2005 yılları arasında ABD Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunan Colin Powell, Irak işgali öncesinde Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmadan pişmanlık duyduğunu El Cezire’ye verdiği röportajda açıklamıştır. Powell, 5 Şubat 2003′te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda konuşmuş ve Irak’ta, hareketli biyolojik silah laboratuarları olduğunu ileri sürmüş, bunu da sözde laboratuarların yerlerini bilgisayarda çizilmiş bir harita üzerinde göstermiştir. Powell, iddiasını daha etkileyici kılmak için BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma esnasında elinde bir şişe dolusu şarbon tutmuş, bunu izleyicilere göstermişti. Powell, aynı zamanda El Kaide ile Irak hükümeti arasında ilişkiler bulunduğunu tespit ettiklerini de iddia etmişti. Powell El Cezire’ye verdiği röportajında;

“Konuşmamı, aylar öncesinde yapılmış ve Kongre’ye sunulmuş olan istihbarat tahminlerine dayanarak, bana konuşmadan dört gün önce haber verilmesi üzerine yaptım. CIA başkanı, yardımcısı ve tüm CIA uzmanları o konuşmadaki bütün kelimelerin üzerinden geçmişti. Hiçbir şeyi ben uydurmadım; araya hiçbir şey sıkıştırmadım. Bazı insanlar konuşmaya istihbaratın doğrulayamadığı şeyler eklemeye çalıştılar, ama ben ‘hayır’ dedim. Böylece elimdeki bilgileri sundum. Bunlar Başkan’ın inandığı bilgilerdi, hükümetteki meslektaşlarımın inandığı bilgilerdi. Ama sonradan anladık ki istihbaratçıların tanık gösterdikeri kaynaklardan pek çoğu hatalıydı.”

Eski Dışişleri Bakanı’nın atı alan Üsküdar’a geçtikten sonra pişmanlık bildirmesi, ne kendisini, ne de temsil ettiği ABD emperyalizmini asla aklamaya yetmeyecektir. Çünkü bu abartılı ve gerçek olmayan bilgiler nedeniyle ABD ve müttefikleri, Irak’ı yerle bir etmiş, diktatör Saddam’ı da yakalayıp idam etmişlerdir. Bugün hala Irak’ta kan akmaya devam ediyorsa bunun sorumlusu o gün görevde olan bütün ABD’li yetkililerdir.

İşte ABD bu ve benzeri yalan ve üretilmiş bilgi ve haberlerle, İkinci Dünya Savaşı’ndan buyana Latin Amerika’dan, Afrika’ya, oradan da Asya’ya ve Ortadoğu’ya kadar çok geniş bir alanda egemen güç olabilmek adına sayısız ülke işgaline, sayısız darbeye ve sayısız katliama imza atmış terörist bir ülkedir. Bunu, bazen yalnız başına, bazen yerli işbirlikçileri ile bazen de destek aldığı diğer emperyal güçler kanalıyla gerçekleştirmiştir. Kendi çıkarlarına karşı çıkan herkesi ve her ülkeyi çağdışı, terörist, insan hak ve özgürlüklerini hiçe sayan ülkeler, örgütler ya da kişiler kategorisine koyarak düşman ilan etmekten çekinmemiştir. ABD, sadece en büyük emperyalist bir ülke değil, aynı zamanda da en büyük terörist ülkedir! Bu iki özellik, kuruluşundan beri, ABD’yi en iyi şekilde tanıtan ve tanımlayan özelliktir. Çünkü ABD kuruluşundan beri, önce kendi kıtasındaki ülkeleri ve daha sonra yakın ve uzak diğer kıta ötesi ülkeleri içten ve dıştan oluşturduğu terörist grupların faaliyetleriyle, aşama aşama kendi hegemonyasına alarak günümüzün süper ülkesi konumuna gelmiştir. Bu konumunu devam ettirmek için her tür terör faaliyetini, meşru bir hak olarak görmektedir.

 

TERÖRÜN ASIL MÜSEBBİBİ ABD’DİR

 

Bireysel ve örgütsel terörün tek müsebbibi başta ABD olmak üzere diğer emperyal ülkelerdir. Bu emperyal ülkelerin işgalleri, tecavüzleri, katliamları olmasaydı, bireysel ya da örgütsel terörün gündeme gelmesi de mümkün olmayacaktı. Çünkü El Kaide, IŞİD ya da benzeri diğer örgütler durduk yere ortaya çıkmamıştır. Bu örgütlerin –gerek sağ, gerek sol ve gerekse İslami örgütlerin- oluşmasına ve gelişmesine, küresel emperyal ve onların bölgesel işbirlikçileri zemini hazırlamıştır. Yani işgaller, katliamlar ve daha da önemlisi insan onuru çiğneyen, ayaklar altına alan Ebu Gureybler, Guantanamolar, ABD ve Siyonist İsrail işgal ve tecavüzleri olmasaydı, IŞİD ve benzeri örgütler taraftar bulur muydu? Elbette bul(a)mazdı. Ama nedense herkes, terörü ortaya çıkaran nedenlere değil, sonuçlarına bakarak hüküm vermektedir. Dolayısıyla IŞİD’i ve benzeri örgütleri suçlamaktan, terör örgütü olarak değerlendirmekten başka bir şey yapmıyorlar. Bu değerlendirme, ne kadar doğru ve ne kadar İslami ve insanidir? Asıl sorgulanması gereken bu değil midir? Elbette bunları söylerken İslam’ın asla kabul etmediği eylemleri savunuyor ya da kabul ediyor değiliz. İslam’ın onaylamadığı eylemler, ister IŞİD, ister El Kaide, ister HAMAS ya da benzeri örgütler yapsın, asla kabul edilemez. Dolayısıyla Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de ve diğer yerlerde yapılan ama İslam’ın onaylamadığı eylemleri asla tasvip etmiyoruz. Ama IŞİD’den, El Kaide’den önce bütün Ortadoğu’yu, Asya’yı, Afrika’yı kana bulayan ABD’yi, Filistin’de insanlık suçu işleyen Siyonist İsrail’i, Çeçenistan’da soykırımı gerçekleştiren Rusya’yı, Çin’i, Fransa’yı, Almanya’yı ve bu coğrafyanın bu hale gelmesinin tek müsebbibi İngiltere’yi suçlamak, hatta suçlamak da yetmez karşı koymakla işe başlamak gerekmez mi?[3]

 

IRAK’IN BUGÜNKÜ DURUMUDAN TEK SORUMLU ABD’DİR!

 

Sadece Irak’ta değil, İslam coğrafyasında devam eden bütün işgallerin, diktatörlüklerin, gerçekleştirilen darbelerin arkasında ABD bulunmaktadır. Bilindiği gibi Irak, Mart 2003’e kadar Saddam diktatörlüğü tarafından yönetilmekte idi. Halepçe katliamı, Enfal operasyonu, İran’a savaş açması, Kuveyt’in işgali ve binlerce masum insanın yargısız infazı Saddam diktatörlüğü tarafından gerçekleştirilmiştir. 1979’da yönetim kansız bir darbe ile akrabası Hasan el Bekr’den devraldığı yıldan bu yana, Irak’ta zulmünü devam ettirmiştir. Ölümü, öldürülmeyi, idam edilmeyi çoktan hak eden eli kanlı bir diktatördü Saddam Hüseyin! Saddam, zulmünü sadece Irak’ta ve Irak-İran savaşında gerçekleştirmiştir. Ya Bush’un, Obama’nın İslam coğrafyasında gerçekleştirdiği ve milyonlarca insanın ölümüne ve sakat kalmasına neden olan işgaller! Bu eli kanlı katiller ölümü, öldürülmeyi ya da idam edilmeyi hak etmiyor mu? Saddam’ın zulmü ile bu katillerin zulümlerini mukayese etmek mümkün mü? Bu katiller, kim bilir kaç defa ölümü ya da öldürülmeyi hak ediyor? Saddam’ın zulmünü gündeme getirenler neden bu eli kanlı katillerin ve yerli işbirlikçilerinin gerçekleştirdikleri zulümleri, katliamları gündeme getirmemektedirler?

Irak’ta, gelen gideni aratır misali, ABD’nin işgal süresince gerçekleştirdiği zulüm Saddam’ı aratır hale gelmiştir. Bu süreçte, akla hayale gelmedik işkenceler, toplu yargısız infazlar, gece yarısı baskınlarıyla yok edilen aile mahremiyetleri, ırzına geçilen yüz binden fazla kadın ve katledilen 3 milyon civarında insan! Özgürleştirme adına girilen bir ülkede özgürlük adına hiçbir hak bırakılmamış, tam tersine, tam anlamıyla bir kaos, anarşik bir ortam ve terör getirilmiştir Irak’a! Bir Irak’lının ifadesiyle ‘Saddam döneminde zulüm vardı ama, güvenlik de vardı. En azından sabahleyin işimize gidiyor, akşamleyin de evimize korkusuzca gelebiliyorduk. Ama şimdi, ne zaman, nerede ve nasıl vurulacağımızı bilmiyoruz, bırakın sokağı, evimizde bile güvende değiliz ve sürekli korku içindeyiz. Dışarıya, çarşı ve pazara gitmekten korkuyoruz. Bunun nedeni ABD işgalidir.’

ABD, Irak’tan 2011’de çekildikten sonra (aslında bu çekilme bütünüyle çekilme değildir) yönetime getirdiği Maliki rejimi, ABD zulmünü aratmayacak tarzda zulüm işlemiştir. Özellikle de Sünnilere yönelik zulmü, tam anlamıyla yok etmeye, soykırıma yönelik bir zulüm olmuştur. Bu zulüm, Şiilik-Sünnilik çatışmasının çok ötesinde, tam anlamıyla bir intikama dönüşmüştür. Maliki’nin bu zulmüne engel olma noktasında ciddi hiçbir gayret göstermeyen İran yönetiminin sorumluluğunu da unutmamak lâzımdır.  Dolayısıyla ABD, Irak’tan çekilse de zulüm devam etmiş ve halk açısından bu, çekil(e)mez hale gelmiştir. Kısacası Irak’ın bugün yaşanamaz hale gelmesinin tek sebebi ABD ve onun destekçisi yerli işbirlikçi ülke yönetimleridir.

ABD’nin IŞİD dolayısıyla tekrar Irak’a döndüğü, IŞİD’in, ABD’nin Irak’ı tekrar işgal etmesi için bir ABD senaryosu olduğu çokça yazılıyor ve çiziliyor. Kanaatimizce IŞİD, bir ABD senaryosu değildir, ama ABD, IŞİD’in bölge halklarına dönük yaptığı yanlışlıklardan ve estirdiği korkudan da istifade ediyor. ABD’nin Irak’ı bir harabeye, yaşanmaz hale getirdikten sonra, utanmadan tekrar kurtarıcı rolüne soyunması, biraz da IŞİD’in yaptığı yanlışlıklardan ve halka verdiği korkudan kaynaklanmaktadır. Oysa ABD, bölgede estirdiği terörden ve gerçekleştirdiği katliamlardan dolayı bir saniye bile barın(dırıl)maması gereken terörist bir devlettir. IŞİD’in ya da sadece Musul’da 10’dan fazla Sünni direniş örgütünün ortaya çıkmasının asıl nedeni ABD’nin Irak’ta gerçekleştirdiği insanlık dışı terördür.

IŞİD, bilindiği kadar çok güçlü bir örgüt de değildir. Biraz da güçlü görünmesinin nedeni, önceleri ABD, sonraları da Maliki’nin zulmünden bıkan Sünni aşiretlerinin verdiği güçlü destektir. Aksi halde 2000 kişilik (bazıları da 800 kişi olduğunu söylüyor) güçle IŞİD’in, 2 milyonluk Musul’u ele geçirmesi mümkün mü? Maliki yönetiminin adaletsizlikleri ve Sünni kesime insafsızca uyguladığı baskı ve zulüm, IŞİD’in daha da güçlenmesini ve Sünni aşiretlerin de destek vermesini sağlamıştır. Maliki rejimi, Sünni aşiretlerin direnişini gündeme getirmeden her olayın arkasında IŞİD’i göstermesi biraz da bilinçlidir. Çünkü IŞİD, kitleler nezdinde kafa kesen, kadınların esir alınarak satıldığı, cariye olarak kullanıldığı, Sünni olmayanların hemen öldürüldüğü gibi kitleleri korkutan olaylarla tanındığı/tanıtıldığı için, kitlelerin nefretini çeken bir örgüttür. Ayrıca IŞİD’in yaptığı ya da yapmadığı bazı korkunç olaylar da IŞİD’e yüklenerek, IŞİD’e karşı kolaylıkla bir düşman kamuoyu oluşturulmaktadır.

Bütün bunlara rağmen IŞİD, ABD’nin bölgeyi tekrar işgal etmesi için bahane oluşturmuştur düşüncesi çok da doğru bir düşünce değildir. Çünkü ABD, bu bölgeden hiç çıkmadı ki geri dönsün; Irak’ta Maliki rejimi ile kurduğu askeri üsleriyle, Kuveyt’te, Suud’da, Umman’da, Bahreyn’de ve Türkiye’deki sayısız üsleriyle istediği zaman, istediği yeri işgal edebilecek imkâna –ne yazık ki- sahiptir. Siyonist İsrail’in, Ürdün’ün ve darbeci Sisi’nin sunacağı kolaylıkların ilave edilmesiyle ABD’nin bölgedeki gücü ortaya çıkmış olmaktadır. Dolayısıyla ABD’nin bölgedeki işgali son ermedi ki ABD tekrar işgal için bölgeye gelsin. ABD, zaten bölgede işgalci bir güç olarak varlığını devam ettirmektedir.

 

TÜRKİYE, NATO, ABD VE IŞİD’E OPERASYON

 

ABD’nin Türkiye ile ilişkileri 1947’de Truman Doktrini[4] ile başlamış, Türkiye’nin NATO’ya girmesiyle ve Türkiye’de kurulan Seferberlik Tetkik Kurulu (1965’de Özel Harp Dairesi, 1992 itibariyle de Özel Kuvvetler Komutanlığı olarak isim değişikliği ile halen devam etmekte) ile ülkede kurduğu sayısız askeri ve istihbari üsleriyle Türkiye’nin kılcal damarlarına kadar sirayet ettiğini görmekteyiz. ABD’nin Türkiye’deki etkisi, ilişkilerin başladığı tarihin üzerinden 60-70 senelik zaman geçmiş olmasına rağmen –ne yazık ki- halen aynen devam etmektedir.

Bunca yıl ABD’nin etkisinde kalan bir ülkenin bağımsız politika üretmesi mümkün müdür? Elbette ki mümkün değildir. Dolayısıyla bugün Türkiye’nin, ABD’ye rağmen bağımsız politika ürettiğini/üretebileceğini söylemek, gerçekle ilişkisi olmayan sadece kuru bir iddiadan ibarettir. Çünkü 1950’lerden bu yana gerçekleşen birçok olay bu iddiayı çürütmektedir. Çok gerilere gitmeden son yıllarda gerçekleşen birkaç örnek bile bu tür iddiaların içinin ne kadar boş olduğunu göstermeye yetecektir. Bu örnekler;

1. 2004’de Şeyh Ahmed Yasin’in şehadeti dolayısıyla Başbakan Erdoğan takındığı tavır (alınması gereken olumlu bir tavır idi) ve sonrasında ABD’nin bastırması,

2. NATO genel Sekreterliğine aday olan Rasmussen’e karşı Başbakan Erdoğan’ın tavrı ve sonrasında ABD’nin bastırması,

3. Füze Kalkanı’nın Malatya’ya yerleştirilmesine karşı başlangıçta Erdoğan’ın tavrı ve sonrasında ABD’nin bastırması,

4. Çin’den alınması söz konusu olan füze olayı ve ABD’nin bastırması. (Çin, Füze olayında 1 milyar dolar ucuza fiyat veriyor ve bundan daha da önemlisi teknoloji transferi sağlamayı taahhüt ediyor. Oysa ABD, fiyat indirimi yapmadığı gibi, teknoloji transferini de asla kabul etmiyor.[5] ABD’nin bastırması nedeniyle Türkiye yeni teklifler için ihale süresini yeniden uzatıyor. Oysa gelen tekliflere göre ihalenin Çin’e verileceği söylenmiş, ancak ABD’nin bastırmasıyla Çin’e verilmekten vazgeçiliyor.)

ABD, Türkiye’ye şimdilerde de IŞİD konusunda baskı yapmaktadır. Bu baskı yukarıdaki örneklere benzer tarzda devam ederse, Türkiye’nin boyun eğmekten başka bir tercihi olmayacaktır. Ancak her şeye rağmen Türkiye’nin Cidde Bildirgesini imzalamaması önemli bir adımdır. Ancak buna rağmen görüşmelerin devam etmesi ve Türkiye’nin IŞİD ile ilgili uluslararası her toplantıda temsil edilmesi, işin içerisinde bir bit yeniğinin olduğunu göstermektedir. Bu, çok uzun sürmez, şöyle ya da böyle ortaya çıkacaktır. Eğer kamuoyundan gizlenen bir şeyler varsa, tarih, bugün Türkiye’yi yönetenleri asla affetmeyecektir.

IŞİD’in kendisi için tehlike oluşturma durumu artsa da Türkiye asla ABD ile işbirliği yapmamalıdır. ABD bir şekilde Türkiye’yi IŞİD olayına karıştırmak istiyor. Türkiye’nin, bölgede oluşan ya da oluşacak problemleri bölgeden binlerce km ötede bulunan ülkelerle halletmeye kalkışmamalıdır. Bu, her halükarda Türkiye’nin aleyhine olacaktır. ABD’ye güvenilerek böyle sıkıntılı bir olayın taraftarı olmamak en güzel yoldur. Türkiye’nin, şu ana kadar birçok olayda olduğu gibi, bu olayda da ABD tarafından yalnız bırakılacağını unutmamalıdır. En bilinen örneği Özal dönemindeki  “bir koyup üç alacağız” söylemi ile Erdoğan hükümetine de Suriye konusunda verilen ama yerine getirilmeyen sözlerdir. Çok gerilere gidip Johnson mektuplarını hatırla(t)maya gerek yoktur.

IŞİD tarafından gazetecilerinin kafalarının kesilerek infaz edilmesi ABD’nin kendi kamuoyunda prestijini sarsmıştır. ABD’nin, IŞİD’e yönelik saldırısının altında yatan en önemli sebep budur. Peki ya Suriye’de ve Irak’ta öldürülenler, insan değil mi? İki gazeteci öldürülürken dünyayı ayağa kaldıran ABD, neden Afganistan’da, Irak’ta, Somali’de yüz binlerce insanı acımadan vahşice katletmiştir? ABD’li iki gazeteci insan da, Irak’ta, Afganistan’da öldürülenler insan değil mi? Daha yeni ABD’nin desteğiyle Filistin’de 2000 civarında masum Filistinliyi Siyonist İsrail katletmedi mi? Üstelik ABD bu olayda sessiz de kalmadı, terörist Siyonist İsrail’e açıkça destek verdi. Başta ABD olmak üzere bütün Batılı ülkelerin gözleri önünde Suriye’de günde 100 civarında masum insan vahşice katledilmektedir. Üstelik bu katliam, 4 yıla yakın zamandan beri de devam etmektedir. Yoksa Suriye’de katledilenler, insan değil mi?

Türkiye’nin, sadece Musul’daki 49 rehine dolayısıyla değil, ABD’nin Sisi’nin darbesini desteklemesi, Gazze’de gerçekleştirilen bunca insanlık dışı katliama rağmen Siyonist İsrail’i desteklemesi, Suriye’de, Esad zulmüne ses çıkarmaması ve Irak’ta Maliki rejiminin bunca katliamına rağmen Maliki rejimini desteklemesi nedeniyle asla ABD ile birlikte görünmemesi, birlikte hareket etmemesi gerekmektedir. Aksi halde, tarih ve insanlık önünde mahkûm olacaktır.



[1] İşgal süresince 200 bine yakın insan ve işgal sonrasında uygulanan uluslararası ambargo nedeniyle ise 700 bini çocuk yaklaşık 1 milyon 700 bin kişi ambargodan kaynaklanan sebeplerle olmak üzere 2 milyon insan hayatını kaybetmiştir. Irak ekonomisi ise alt üst olmuş ve 10 yılda Irak 200 milyar dolar zarar etmiştir.

[2] Siyonist İsrail’in bu işgal ve katliamları, ABD’nin yardım ve desteğiyle 1948’den bu yana devam etmektedir.

[3] http://www.gencbirikim.net/isid-neden-degil-sonuctur/

[4] Truman Doktrini, 1947 yılında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Harry Truman tarafından Sovyet tehdidine karşı hazırlanmış plandır. Bu doktrin ile Amerika Birleşik Devletleri “komünizm tehdidi” altındaki devletlere mali ve askeri yardım yapacağını açıklamıştır.

[5] http://www.aksam.com.tr/siyaset/fuze-aliminda-flas-gelisme/haber-256158

NOT: Bu Yazı Genç Birikim Dergisinin Eylül 2014 Sayısında Yayınlanmıştır.


Yukarı Geri Ana Sayfa