• Devşirilmiş Bir Mitoloji : Nüzul-u İsa
    Devşirilmiş Bir Mitoloji : Nüzul-u İsa
  • Suriye Rejimi Zindanlarında 23 Sene
    Suriye Rejimi Zindanlarında 23 Sene
  • “Baas rejimine destek verenin durumu”
    “Baas rejimine destek verenin durumu”
  • Suriye’den bihaber Suriye korosunun hikayesi
    Suriye’den bihaber Suriye korosunun hikayesi
  • “Esed, Maliki ve İranlılar ile Sultan Ahmet’te namaz kılacağız”
    “Esed, Maliki ve İranlılar ile Sultan Ahmet’te namaz kılacağız”
  • Tikrit’e saldıran Irak ordusu mu İran mı?
    Tikrit’e saldıran Irak ordusu mu İran mı?
  • Davutoğlu New York’ta Siyonist Lobi CFR’nin ‘Onur Konuğu’ Oldu
    Davutoğlu New York’ta Siyonist Lobi CFR’nin ‘Onur Konuğu’ Oldu
  • Fransa’da Aşırı Sağın Önlenemeyen Yükselişi
    Fransa’da Aşırı Sağın Önlenemeyen Yükselişi
  • Kerry: “İran, nükleer silah elde etmekten ebediyen yasaklandı”
    Kerry: “İran, nükleer silah elde etmekten ebediyen yasaklandı”
  • İran, Şiddet ve Kaostan Uzak mı?
    İran, Şiddet ve Kaostan Uzak mı?
10 Muharrem ve yeni sapmalar
Mehmet DURMUŞ
Bir yığın uydurma rivayeti bir araya getirerek, aşurenin faziletinden bahsetmek teknik olarak mümkündür fakat Allah katında büyük bir vebaldir ve Allah'ın dininde yeni sapmalar oluşturmaktan...
14 Kasım 2013 05:49 Gösterim : 595

Muharrem ayının 10. günüyle ilgili, ilmî dayanaktan yoksun inanışlar, yeni hurafeler arasında yerini alacak gibidir. Ortalık 10 Muharremin faziletleri ve günün ehemmiyetine dair söylentilerden geçilmemektedir.

Öncelikle belirtelim ki, Aşure gününün diğer günlerden üstünlüğüne/efdal olduğuna dair rivayet edilen hadislerden hiçbirinin güvenilirliği olamaz. Mesela Aşure günü sadaka vermenin sevabının Uhud dağı kadar olduğunu bildiren söze tamamen uydurma gözüyle bakabiliriz. Böyle bir söz Peygamber (a.s)’a ait olamaz. Çünkü onun hayatında 10 Muharrem’in özel bir yeri olmamıştır.

İbrahim (a.s)’ın Nemrut’un yaktırdığı ateşten Aşure günü kurtulduğu; oğlu İsmail’in yerine Allah tarafından bir koç verilmesinin o güne rastladığı [gaipten veya gökten bir koç inmiş değildir; İbrahim (a.s)’dan, Allah’ın emriyle bir kurban kesmesi istenmiştir]; 10 Peygamber’e Allah tarafından on ikramda bulunulduğu gibi kîl ü kâl, bu günün ‘hürmetine’ tedarik edilmiş rivayetlerdir. Bu sözler tamamen ilim dışıdır. Kur’an bunların hiçbirini doğrulamaz. Mesela bunlardan, Nuh Peygamber’in gemisinin Cudi üzerine aşure günü oturduğu rivayeti, gaybı taşlamaktan başka hiçbir anlama gelmemektedir. Pratikte sağlayacağı hiçbir yarar da söz konusu değildir. Çünkü Nuh tufanı, geçmişte yaşanan kavimlerin helakinden bir helaktir ve Allah bu kavimlerin helakini, o günün tarihini, geminin kalıntılarını, olayın cereyan ettiği bölgenin, dağın v.b. efsaneleştirilmesi için bildiriyor değildir. Allah’ın muradı, yeni Nuh kavimlerinin, yeni Lut kavimlerinin ibret almasıdır…

Nuh’un gemisinin ne gün karaya oturduğu, İbrahim Peygamber’e bir koç kesmesinin ne gün emredildiği ile ilgilenenler, bunu din haline getirenler, Nuh’u da İbrahim’i de hiç anlamamışlar ve anlaşılmaması için katkı yapmaya devam etmektedirler demektir.

Bir yığın uydurma rivayeti bir araya getirerek, aşurenin faziletinden bahsetmek teknik olarak mümkündür fakat Allah katında büyük bir vebaldir ve Allah’ın dininde yeni sapmalar oluşturmaktan ibarettir.

Aşure Orucu

İslam’ın oruç ibadeti bellidir. Oruç Ramazan ayında tutulur. Oruç ve namaz geçmiş kavimlere de farz kılınmıştı. Ramazan orucunu Kur’an, oruç tutmak isteyen bir mü’minin anlamayacağı bir nokta kalmayacak derecede açıklamaktadır. Bunun dışında Müslümanların tutması gereken, yani tutulması dinen çok önemli denebilecek, bir anlamda farz olan bir başka oruç yoktur. Ramazan ayı dışında Müslümanların nafile oruç tutmaları elbette mümkün ve sevaptır. Farzın dışında, bir nafile olarak yapılan ibadetler kişiye, bazı şeylerin ayırdında olma, kulluğunun belki daha da farkına varma bilincini verebilir. Kısacası nafile ibadete karşı çıkılamaz. Fakat nafile ibadetler kesinlikle farz gibi algılanmamalıdır. Nafile oruç için özel günler de yoktur. Haftanın, ayın, yılın -bayram, düğün, toplu birtakım programlar gibi, nafile oruç tutulması normal karşılanmayacak günlerin dışında- herhangi bir gününde tutulabilir. Peygamberî sünnet de bunu telkin eder.

Muharrem ayında oruç tutmak Müslümanlara yasaklanmış değildir. Fakat 10 Muharrem gününü mutlaka oruçlu geçirmek neden ‘gerekli’ olmaktadır? Bu gibi ‘gereklilikler’ halk arasında zaman içerisinde ‘farz’ gibi algılanmakta, adı konulmamış bir farza dönüşmektedir.

10 Muharrem gününün son yıllarda, normalin üzerinde bir kabul görmesinin, devletin, deyim yerindeyse ‘alevî açılımı’ politikası ile yakından alakası vardır. Alevilere ‘açılım’ yapacağız diye İslam’da olmayan birtakım inanç ve pratikler İslam’a sokuşturulamaz, sokuşturulmasına müsamaha edilemez. Böyle bir açılım da İslamî değildir. Müslümanların en iyi ‘açılım’ları, Allah’ın dinini, etnik kökeni, dini, inancı, meşrebi ne olursa olsun bütün insanlara ‘açmak’, yani tebliğ etmek, etmeye çalışmaktır. Bundan daha hayırlı bir açılım olamaz.

Bunun dışında, kendisini alevi olarak tanımlayan insanların kendi kültürlerinin icabı bir oruçları varsa, bu onların kendi meseleleridir.

Hz. Hüseyin’in Şehadeti ve Aşure 

Muharrem’in onuncu gününde yaşanmış, belki de bilinen tek gerçek olay, Rasulullah’ın torunu Hz. Hüseyin’in 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680) tarihinde şehid edilmesidir. Hüseyin, anılan tarihte Fırat ırmağının kenarında Kerbela’da Yezid’in askerlerince şehid edildi. Biz inanıyoruz ki Hüseyin, mücahiddi, şerefli bir müslümandı, Allah’ın dini için kıyam etmişti; İslam davasının yiğit bir eriydi ve gerçek bir şehid idi. Hüseyin’i şehid etme emrini veren otoritenin, Allah’ın lanetine müstahak olduğuna inanmaktayım. Ahiretteki hesabı da ayrıca -Allah katında- mahfuzdur. Kişisel olarak, Yezid’i kendisinden sonra sultan tayin eden Muaviye’nin de rahmetle anılmayı asla hak etmediğine kanaat getirmekteyim. Peygamber’in fiziken çok yakınında bulunmuş olma, bir kimsenin Müslüman olması için yeterli olmamaktadır demek ki…

Emevilerin zulmü, Muaviye’nin mirası, oğlu Yezid’in sebep olduğu fitneler elbette ayrı bir konudur ve Müslümanlarca ciddi şekilde tartışılmalı, hatalar tespit edilmeli, şerefli İslam Dinine yapılan hıyanetler ortaya konulmalıdır.

Bununla beraber, bugün Hüseyin adına yapılanlar, artık bir ‘Hüseyin’in şehadeti’ meselesi olmaktan çıkmış, dinde, dinî kisveye bürünmüş yeni sapmalar/şerikleştirmeler ihdasına dönüşmüştür. Hüseyin’in şehadetini analım derken, neredeyse Hüseyin’in ilahlaştırılmasına varan seremoniler yapılmaktadır. Hüseyin’in şehadeti etrafında olağanüstü bir trajik söylem geliştirilmiş, efsaneleştirilmiş, bütün yeryüzünü yasa, hüzne boğan bir mateme dönüştürülmüştür.

Hüseyin, dünyadaki ilk şehid olmadığı gibi son da olmayacaktır. Elbette Hüseyin’i diğer şehidlerden farklı kılan bazı hususiyetler vardır. Ama bu hususiyetlerin hiçbirisi ona, görülmemiş, duyulmamış, akıl ve iz’an ölçülerini aşan gösterilerin yapılmasını haklı çıkartmaz. Nice rasullerin de öldürüldüğünü Kur’an bildirmektedir. Fakat -Allah’ın bir hikmeti olarak- bu rasullerin kim olduğu, nerede, ne zaman ve kimler tarafından öldürüldüğü bildirilmemiştir. Acaba bilinseydi, o peygamberler adına da aynı gösteriler yapılacak mıydı?

Nitekim Hz. Hamza da şehiddir ve Hüseyin’in büyük amcasıdır. Onun adına hiç böyle bir seremoni yapılmayıp da -bunun için Allah’a çokça şükretmek gerek- sadece Hüseyin’e yapılması düşündürücüdür.

İran İslam Devrimi’nden sonra dünya Müslümanları, “her gün aşûre, her yer Kerbela” sloganıyla tanıştı. Bu slogan, Kerbela ve 10 Muharrem günü şahsında, Hak uğrunda yapılan bütün mücadeleleri meşru görmek anlamında gayet güzel ve yerindedir. Son derece anlamlıdır. Hak-batıl, İslam-küfür, tevhid-şirk mücadelesinde dün ve bugün yoktur, mücadelenin kendisi vardır. Kişiler de önemli değildir. Dünkü tağutun adı Yezid idi, bugünkü başka bir isim alabilir. İsimler, mekânlar ve şirkin öncüleri ile tevhidin öncüleri değişebilir, ırkları, vatanları ayrı ayrı olabilir. Bunların hiçbirisi önemli değildir. Önemli olan, İslam’la küfrün mücadelesinin sürdüğünü bilmek ve her mücadeleye bu gözle bakmaktır.

Her gün aşure her yer Kerbela sloganıyla anlatılmak istenen bu olduğu sürece oldukça iyi seçilmiş bir sözdür. Ama olay daraltılıp, Hüseyin’in şehadeti, Alevilik adı verilen birtakım heterodoks inançları kutsamak, kendilerine karşı duran her anlayışı Yezid’leştirmek ve kendi öncülerini Hüseyin misyonunda tazim etmek anlamına bürünürse, hak bir sözle batıl kastedilmiş olur.

Hz. Hüseyin’in Şehadetini Nasıl Değerlendirmeliyiz?

Hüseyin, şehidlerimizden bir şehiddir. Biz Hüseyin’den, Hüseyin bizdendir. Onunla aynı dine iman ediyor, aynı değerleri paylaşıyoruz. Ama unutmamalı ki Hüseyin’in, uğrunda canını feda ettiği davayı, onun dedesiyle tanımıştık. Dedesi ölür ya da öldürülürse, nasıl ki bizim, bulunduğumuz tevhid noktasından hiçbir yere kımıldamamamız gerekmiyorduysa, davanın kendisi varlığını sürdürmekte ise, Peygamberle birlikte bizim de ölmemiz, mateme bürünmemiz gerekmiyor idiyse, Hüseyin’in şehadetini de dünyanın sonu gibi göremeyiz.. Hüseyin cennette ebedi mükâfatını alacak, onun düşmanları ise, öyle inanıyoruz ki ebedi cehennemde hak ettikleri cezayı çekeceklerdir.

Bununla beraber, Hüseyin’i ve biraz daha genelleştirerek ‘ehli beyt’ adı altında belli bazı insanları, tevhid dini İslam’ın izin vermediği bir biçimde bu denli tazim etmenin, beşer üstü ilahi varlıklar mesabesine çıkartmanın izah edilir tarafı yoktur. Kur’an’ın ‘ehli beyt’i ile Şia’nın, Aleviliğin ve Ali’siz Alevilik denilen bazı ideolojik fırkaların, cem evlerinin  ‘ehli beyt’i arasında çok büyük farklar vardır. Kur’an’ın dediği ehli beyt, bu ehli beyt değildir. Hangi isim altında, hangi gerekçeyle olursa olsun, belli bir zümrenin bu kadar takdis edilmesi de hiçbir şekilde İslam akidesiyle bağdaşmaz.

Her sene 10 Muharrem gününde, Hüseyin’in şehadetini yâd etme adına, olağanüstü törenler çerçevesinde insanların bedenlerini zincirlerle dövmeye varıncaya kadar aşırı birtakım tezahüratlar, nümayişler, “lebbeyk ya Hüseyin!” türündeki sloganlar, Hüseyin’e, Ali’ye ve Muhammed (sav)’e uygun düşmemektedir. Eğer başta Peygamber olmak üzere, Ali ve evladı yaşasaydı bu taşkınlıklara ilk defa onlar karşı çıkarlardı.

Hüseyin’in şehid edilmesi 1350 sene önceydi. Hüseyin’in uğrunda canını verdiği Din’e yapılan saldırılar, ‘öldürmeler’, hıyanetlikler ise 1350 senedir kesintisiz devam etmektedir. Kıyamete kadar da devam edecektir. Öyleyse şu anda her müslümanı alakadar etmesi gereken, İslam’a karşı kesintisiz devam eden kâfirce saldırılar ve karşı çıkışlar olmalıdır.

İslam geleneğinde resim hiç rağbet görmemiştir. Hiçbir Peygamber’in bir tek resmi dahi bulunmamaktadır. Hz. Ali ve oğulları da nebilerinin yolundan gitmişlerdir. Buna rağmen günümüzde Ali’nin, Hasan ve Hüseyin’in hayal ürünü resimlerinden geçilmemektedir. Bu resimli görüntüler, Hüseyin gibi Müslüman öncüleri/şehidleri aşırı şekilde yüceltme tehlikesini daha da beslemektedir.

İslam, kişilerle değil, bizzat onu vaz eden Allah’la kaimdir. Bizler İslam’ın kendisine yönelmeliyiz. Şehidler, Allah katında, onları ‘ölü’ sözüyle anmamamızı gerektirecek kadar saygın bulunmaktadır. Onlar İslam yolunun ışıklarıdır. Fakat şehidler hiçbir zaman İslam’ın önüne geçirilmemelidirler.


Yukarı Geri Ana Sayfa